neden olmasın?

yemek programlarına, şef başrollü filmlere düştükçe yemek yapmaya heveslenirim. yorulunca, sıkılınca ya da yoğunluktan vakit bulamaz olunca yemek yapmaktan nefret eden ve yenemeyecek kadar kötü yemekler yapan biri olurum. hevesimin ayaklandığı dönemlerde, yemekli-şefli filmleri not ettiğim bir zaman julie&julia filmini yazmışım bir kenara. imdb’ye her girdiğimde karşıma çıkardı, izlenmek için karantina günlerini bekliyormuş meğer. çünkü neden? kendi ohal’imden sağlıklı çıkma kararı almışken ve evde bu kadar vakit geçirebiliyorken sağlıklı pişirmelere de vakit ayırabilirdim. çünkü neden olmasın?

yemek işinin içine girdikçe neden olmasın’lar çoğalıyor bende. onun yerine bu, şunun üstüne bundan mı? neden olmasın? tarif takibi yapmak, her malzemeyi ölçüp tartmak sabır sınırlarını zorluyor. onun yerine işin matematiğini çözüp ezberi terk etmek istediğimi fark ettim. üzerine bir de ‘nasıl olunur’ podcast – sinan hamamsarılar bölümünde de benzer bir öneri duyunca kaptım işareti. nohut unundan yaptığım krepleri 3 katlı pizzaya dönüştürme açılımımdan sonra pizzamı yerken izleyecek film sordum netflix’e. listeye mi almıştım yoksa onun mu öneresi tuttu bilmiyorum ama julie&julia çıktı karşıma. hadi bakalım.

böyle yorumlar yapmayı çok sevmesem de ‘yaaa bu ne tatlı film böyleee!’ diye diye izledim. meryl streep’in etkisi büyük de; meselenin yemek, yazarlık ve blog yazmak etrafında şekillenmesi ilginç değil mi gerçekten? ilginç, çünkü son birkaç gündür blogda yayınlamasam da yazdığım blog yazılarımda yazmaktan, yazma motivasyonlarından, neden yaz(a)madığımdan bahseden katarsislerim süregelmekteydi. bir sürü ‘a-ha moment’larım oluyor, hangi konuyu kaldırsam altından aynı şeyler çıkıyor ama tıpkı rüyalarda her şeyin mantıklı olup sabah uyanık kafada hiçbir şekilde anlamlı hale gelememesi gibi, söze dökünce kulağa pek de ilginç gelmeyen çakışmalara dönüşüyordu.

blog heyecanımın yeniden ayağa kalkmasına engel değil ama bu. çünkü ben içimde ‘ilginç’ yaşıyorum. yetmez mi?

birçok neden keşfettim beni yazmaktan alıkoyan. aslında hepsi bir noktada aynı yere merkezleniyor: başkalarının kafasının içi. korona virüsü sebebiyle karantina günlerindeyiz. bunu bilmeyen yok çünkü bütün dünyada herkesin hayatını etkileyecek şekilde tezahür ediyor ama buraya yazayım ki kişisel arşivime tarih notu olarak düşmüş olayım.

evine kapanıp kendini çalışılacaklar-okunacaklar-izlenecekler-dinlenecekler-düşünülecekler-düzenlenecekler-yerleştirilecekler-yapılacaklar listesine adayanlardanım. blog için epey malzeme ve motivasyon demek bu. öte yandan işini evden yürütemeyecek, çalışmak zorunda olan, hastası olan veya hasta olan ya da işi bu hastalıkla mücadele etmek olan insanları düşünerek suçluluk da hissederek ‘evimde içime döndüm’, ‘bekleyen işlerimi yapmak için mükemmel zaman’, ‘bir kitap okudum/film izledim, hödö bödö’, ‘yemeğe tarçın yerine lavanta koydum, bıdı bıdı’ demek ayıp geldi bir süre. şu günlerde kendimi iyi hissetmekten utandım. yazıya dökmeden rahatlayamayacağımı bildiğimden defter doldurdum biraz. ama daha önce de binlerce kez düşündüğüm ve birkaç kez burada da yazdığım gibi o biraz eksik kalıyor. bir paylaşım ihtiyacı yükseliyor içeride bir yerde. bir yandan da ‘yahu zaten kaç kişi görecek bu yazdıklarını diyorum kendi kendime.’ ama meselenin bu olmadığını da biliyorum içten içe. e bunları düşünecek epey zamanım oldu malum. 

akıp koyvermeye olan ihtiyacım bu aslında. burnumu çıkarmama derecesinde eve kapanmanın bana bu kadar iyi gelmesinin sebebi de bu. verimsiz, yorucu ve hatta gereksiz rutinimin o ağır ve yağlı yükünden kurtulup kabuğuma çekilmek bir güvenli alan hissi yarattı sanırım. kelimeleri koyverip akışına kendimi bırakmak da benim bu süreçle mücadele yöntemim olmuş olabilir.

evde kendimle haşır neşir olduğum bu karantina günlerinde taşındığımdan beri ilgilenmemi bekleyen evime ve düzenine zaman ayırma fırsatım oldu. taşınmamış olsaydım da yakın çevremin bildiği gibi kurtluyumdur; bir iki aya bir evde eşyaların yerini değiştiririm. onu yapacak durumda değilsem kitaplığı indirir yeniden farklı bir düzende yerleştiririm. bu içe dönüş günlerinde bunun sebebinin bir aidiyet ve düzen ihityacı olabileceğine kanaat getirdim ama onu burada anlatmayacağım.

eşyaları çekiştirip boşaltıp yerleştirirken lise 2’de yazdığım ve edebiyat öğretmenim tarafından üzerine güzel ve cesaretlendirici notlar yazılmış kompozisyonlarımı buldum bir kutunun içinde. çok kısa ama derdini farklı ve temiz anlatabilen bir liselinin kağıtlarını okudum. hatta sade bir dili de vardı diyebilirim. nahif bir yaklaşım var elbette ama kendi şartları içinde çok başarılı buldum.

onları yazarken  nasıl bir ruh halim ve motivasyonum olduğunu hatırlıyorum fakat ne yazdığımı hiç hatırlamıyordum. kompozisyon derslerinde ne yazacağımı değil; kimin dilinden, gözünden yazacağıma karar verirdim. yazmaya başladıktan sonra gerisi gelirdi. ve o akış hali çok iyi hissettirirdi. tıpkı blogu yazmaya başladığım zamanlar gibi.

o zamanlardan bu yana değişen ne ki yazamıyor ve yazamadıkça bunun sıkıntısını daha çok yükleniyorum diye düşünmeye başladım. sanırım en büyük fark o zamanki motivasyonumun yazdıklarım üzerinden birilerine ulaşmak ve ulaşabildiğim kadar çok kişinin düşüncelerimden haberdar olmasını istemekti. şu an ise yazdığım her kelime ve hatta harfte çok kuvvetli bir oto-sansür hissediyorum. sadece ideolojik olarak değil; ‘neden insanlar okusun ki, kime ne senin fikirlerinden, dünya senin etrafında mı dönüyor sanki’lerden oluşan bir sansür. bunun kaynağı da sosyal medya zorbalığına izleyici olmaya dayanıyor galiba. hep izleyici, okuyucu gözünden bakarak ilerlemiyor yazı.

yazmaya başladığım sıralar kimseye blogdan bahsetmiyordum. bakalım kendiliğinden keşfedecek kaç tanıdığım olacak diye merak etmiştim. sosyal medya bağlantıları kullanmıyordum özellikle. hiçbir yere link bırakmıyordum. ama anonim de değildim. sadece bloga giden yolu çizmemeye çalışıyordum. çok yakın arkadaşlarımdan yıllar sonra keşfettiklerinde sitem edenler oldu. durumu anlattığımda ‘e bize de mi?’ tonunda gönül koymalar olmadı değil. ama bu yarı-anonim hal bana bir özgürlük tanıyormuş, onu fark ettim. rahatça salıyormuşum dilimin iplerini.

bu yazıları okuyanların çok azı beni şahsen tanıyor olsa da kendi kendime kaldığım şu günlerde elimi hangi üstü örtülmüş derdime atsam altından ‘onun bunun düşündüğü sendromu’ çıktı. koyvermesi kolay bir sendrom değil belli ki. kalıplardan kurtulmaya zorlayan ve kafeslere tıkan bu karantinadan benim çıkardığım da bu demek ki. 

neyse, içimin tamamını bu yazıya dökmeyeyim. stoklamadan azar azar, yavaş yavaş. 

gündeme uygun laf sokuşturması da yaptığıma göre bu yazılık bu kadar..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s