18’den 19’a..

iki haftadır bir yıl sonu yazısı yazma niyetiyle kıvranıp duruyordum. bu yazının gömülü konusu aslında bu yazıyı yıl sonu yazısından yılbaşı yazısına da dönüştüren şey oldu. bu yazı bir özgürleşme çabasıdır!

bu sene kendimize çizdiğimiz sınırlar ve bozmaktan korktuğumuz çizgiler hakkında çokça düşündüm, yazdım, konuştum başkalarıyla farklı ortam ve bağlamlarda. ama bu noktadan dönüp baktığımda bu ortaklığı şimdi, şu anda fark edebiliyorum!

geçen sene ev taşıyacağımı ve bütün geceyi eşya paketleyerek geçireceğimi düşünerek ilk kez evde yalnız bir yılbaşı yaşadım. taşınmaktan vazgeçtiğim gibi kendimle acayip keyifli zaman geçirebildiğimi keşfederek aydınlanmaların ilkini yaşamıştım. yılbaşında eğlenilmesi ‘gerektiği’ düşüncesini ‘kendi eğlencem’e dönüştürdüğüm için ve yılın hesabını o gece kapattığım için müthiş bir tatminle 2018’e girmiş sonra da huzurla uyumuştum.

bu sene çok sevdiğim arkadaşlarımdan çok cazip davetler aldım. kendimle geçireceğim bir yılbaşı gecesinin bana daha cazip gelmesini onları kırmadan anlatabilmişimdir umarım. pek inanmadılar gibi geldi bana 🙂 çünkü yılbaşını yalnız geçirmenin acınası bir durum olduğu ile ilgili ‘kalıp’larımız var hayatımızda.

akşam için  ben de hazırlık yapma niyetindeydim. sevdiğim ve özlediğim bir yemeği yemek gibi mesela. tikka masala istedim yemek için ve dedim ki bütün günümü yemek hazırlığıyla filan geçirmeyeceğim. bu da yılbaşını zevksiz hale getirebilecek rutinlerden biriydi benim için. her yerde satılmasa da gidip alabileceğim bir sostu bu sonuçta. getirip tencereye döküp kaynatmak 5 dakikalık bir iş sonuçta! üstelik ilk kez denediğim yemek girişimlerinin hayal kırıklığı ile 2019’a girmek istemedim. 

yürüyüşümü uzatıp yolumu düşürdüğüm macrocenter’da bulamayınca sosu, dedim ki ‘galiba evren tikka masala yemem konusunda benimle aynı fikirde değil!’ sonra içime sinmedi. belki de evren vazgeçmeme sinyali veriyordur! hiç sevmediğim metro market yolunu tuttum. giderken iki kere geri dönmeye çalıştım çeşitli talihsizlikler ve yağmur sebebiyle. evrenin vazgeçmemem ısrarında olduğunu düşünüp yine de gittim. sos vardı ama ben girdiğim an almaktan vazgeçmiştim. çünkü alışveriş arabalarının sıkışık trafiği e5 trafiğini katlar vaziyetteydi. insanlar kontağı çevirip uyumaya karar vermiş gibi bezmiş halde ama yine de o alışverişi yapmak konusunda ısrarcıydılar. hatta ‘bu nasıl sıra’ diye söylenerek alışverişe devam edenler ve başlayanlar gördüm. o sıraya girersem 2 saatimi o basık ve bunaltıcı mekana gömeceğimi anladım ve kendime bu eziyeti yapmama kararı ile oradan kaçtım. bu tuzağa da düşmediğim için kendimi severek çıktım oradan. dışarıda işçi tazminatlarını ödemediği için marketin protesto edildiğini görünce biraz daha iyi bile hissettim kendimi.

evrene de ‘hadi be oradan!’ demiştim kendimce. içine çekilmediğim tüketim manyaklığına da resti çekmiştim. yoksa bir de kendi tikkamı mı deneseydim? tariflere bakınca çok da zaman almayacak gibi duruyordu. ve baharatların neredeyse hepsi evde vardı. ‘deneyebilirim ama ısrarcı olmayacağım’ dedim. yarım saatimi hadi bilemedin 40 dakikamı aldı, mutfağı o kadar da kirletmedim aslında ve tadı da hiç fena olmadı. sanırım evren bana gerçekten ‘vazgeçme’ demişti ama tikka masaladan değil; inandıklarımdan ve değer verdiklerimden. aslında evrenin veya herneyse onun bir şey dediği yok; bizim algıladıklarımız var hayatımızı yönlendiren. bir sostan bu çıkarımı yapacak seviyeye geldim evet! 😀

eskiden yılbaşı için en büyük eğlencemiz olan televizyonu da hiç açmayacaktım. çünkü son yıllarda gerçekten sadece çöp izletiyorlar bize ve reklamlara da yeterince doyduk. keyifli bir müzik ile şiir okumaya karar verdim. bu sene şiirle aramdaki buzların erimeye başlamasından cesaret alarak şiirle başlangıç yapmak farklı olabilir belki diye düşünerek turgut uyar’ın göğe bakma durağı kitabını çıkardım ortalığa. geyikli gece şiiri de geceyle mükemmel eşleşti bence 🙂

bir de her anlamda arındım yılın son günü. haftalardır temizlenmeyi bekleyen evimi toplayıp temizledim. ayıklanmayı bekleyen kağıtları ayıklayıp atılması gerekenleri attım. kirli sepetini hafiflettim. hatta güzelliğinden kullanmaya kıyamadığım 5 senedir paketinde duran yelkenli nevresimi yıkadım. hediye gelen güzel eşyaları eskisini atmadan kullanmama ‘kalıbı’ndan da arınmış oldum. bu sene yelkenli nevresimimde daha çok balinalı rüyalar görürüm belki! 😀 

bir de zihnimi arındırdım bu sene, bütün sene. başkalarına yaptığım empatiyi biraz da kendime göstermeye karar verdim. kendimi daha çok sevmeye ve o kadar ağır yüklenmeden anlamaya çalışmaya karar verdim. 

olumsuz diye bildiğimiz bencillik ile genelde olumlu gördüğümüz özveri kavramlarını sorguladım epey. özverinin hem kendimi hem de karşımdaki mutsuzlaştıran hatta ego bağırtan hadsiz bir hareket olduğunu fark ettim. karşındakini borçlu çıkarmak gibi birşey aslında; hem de bazen o talep etmeden. eğer bu özveri beni mutlu ediyor ve benim tercihimse -ki o zaman ‘kendinden vermek’ olmuyor- daha kabul edilebilir bir şey haline geliyor. o zaman da bencillik giriyor devreye. herkesten öne kendini koymak. bu davranış artık bana daha doğal, gerçek anlamıyla, doğada var olan bir hareket gibi geliyor. ben mutlu olmadan kimseyi mutlu edebilecek bir varlık olamam. kendime faydam olmadan kimseye faydalı olamam. herkesin yararı için bencil olmak yani! 🙂

bütün çabamın kabuğundan kurtulmaya çalışan bir böcek gibi sınırlarımdan kurtulmak ve özgüleşmek için bir uğraş olduğunu fark ediyorum. ‘bu sene neler yaptım bakalım?’ konulu yıl sonu yazısı da bir tür ‘herkes yapıyor ben de bir tane yapayım’ yazısı idi. ve bir türlü elim gitmedi. evet bir sürü güzel ve doyurucu şey yaptım bu sene. güzel bir yıl geçirdim ama asıl önemli olan bunları neden yaptığım kısmıydı ve bunu keşfetmek beni bu yazının başına oturtacak heyecanı uyandırdı.

o zaman bir sıralayayım neler oldu 18’de beni özgürleştiren:

sürpriz bir şekilde kadrom değişti, öğretim görevlisi oldum. başta benim için büyük bir değişiklik değil gibi hissediyordum ama kendi kurguladığım dersi yürütmek, öğrencilerle farklı bir iletişim kurmak ve işimde özgürleştiğimi hissetmek derinden bir yerden mutlu etti beni. ders vermek ve ders hazırlamak ayrı bir keyif oldu benim için. en büyük keşfimse öğretmek diye bir şey olmadığı, meselenin öğrenmek olduğu idi. ve ders vermenin beraber öğrenmek olmadığı derslerin çok sıkıcı olduğu..

ilk defa kıta avrupası’na ayak bastım. 8 güncük schengen vizesi veren avusturya konsolosluğu’na inat 8 günde 3 ülke 5 şehir gördüm. ve graz’ın yaşamayı hayal ettiğim gibi bir şehir olduğuna karar verdim. prag’ın şişirme bir turist şehir olduğunu, berlin’in insana enerji veren bir dinamikte olduğunu, halstatt’ın masalsı kareleri asyalı turistlerin olmadığı durumlarda verdiğini ama en önemlisi seyahatin müthiş bir terapi olduğunu keşfettim.

yıllardır bekleyen yelken seyrini yaptım. Tirilye’ye 3 günlük yelken seyri rüzgarın istememesi sebebiyle dolu dolu yelken yaptığım bir seyir olamadı. ama çok sevdiğim arkadaşlarımla çok sevdiğim bir deneyimi paylaşmış oldum ve teknede yaşayabileceğime; hatta bunun için doğmuş bile olabileceğime ikna oldum. 🙂

bir süredir bekleyen bir başka şey de aras’ta gönüllü olmaktı. kuş halkalama çalışmalarına yardım ederken aras nehri kenarında tanımlanamayan bir süre gibi hissettiren 2 haftam oldu. doğayla gerçek anlamda iç içe ve çok aydınlatıcı bir deneyim oldu benim için. içsel bir yolculuğu hiç tanımadığım bir coğrafyada, hiç deneyimlemediğim bir ortamda gerçekleştirmekti.

ayurveda ile tanıştım. hala tüm detaylarıyla hakim olamadığım ama çok sıra dışı (!) bir yeni yıl kararı olarak sağlıklı yaşama kararımın temel taşı oldu. 🙂 kendime değer vermek derken fizyolojik olanı da kastediyorum. bedenime iyi bakmadan iyi bir kafam olamayacağını biliyorum artık.

liste köşelerinde bekleyen etkinliklerin birçoğuna gittim. birsen tezer, jülide özçelik, ediz hafızoğlu, esra kayıkçı, garou konserleri, damdaki kemancı, ghost müzikalleri, hamlet collage, netherlands dance theater gösterileri, pencere, kızgın damdaki kedi, arzu tramvayı, 39 basamak, uyarca, istila oyunları ve sinemada izlenmiş bir dolu film, evde miskinlikle izlenmiş hatta derslere konu edilmiş bir dolu dizi… bu sene az kitap okudum ama artık bunlar için suçluluk hissetmiyorum. o tür kalıpları da ait oldukları yere postaladım.

kalıplarını kırıp kıramadığımdan emin olamadığım insan ilişkileri ve duygusal ilişkiler ise çok dinamik olduğu için hiçbir zaman emin olamayacağım bir konu sanırım ama 2018’in temizlik ve arınma konsepti bu tür birikinti ve kalıntıları da epey güzel temizledi. 19’a genişçe ve tertemiz bir alan açtı. 

dönüp bakınca kendi adıma çok güzel bir yıl geçirmişim diyorum. hiç mi ağlamadım, hayal kırıklığı yaşamadım, üzülmedim acaba? hem de nasıl! en büyük kayıp doğum günümün hemen ertesinde büyükbabamın vefat etmesi oldu. hayatımdaki önemli figürlerden biri.. ölümü yaşamdan kabul etmek için çabaladığım vurucu bir deneyimdi. 

daha gündelik problemler ve sinir harpleri de yaşadım. hayal kırıklıkları yaşadığım ilişkiler ve hesabını kapattığım ayrılık üzüntüleri yaşadım. ama beynimi seveyim; üzücü anıları daha hızlı siler, o da beni sever 🙂 

iyi-kötü yaşadığım her şeyden kendime bir pay çıkardığım, tatmin edici ve dolu dolu bir yıl oldu 18. temizlik ve sükunet. o yüzden 19 benim için umut ve özgürlük! herkes için öyle olsun umarım..

One comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s