yine bir sorgulamalar, resmen bilinç akışı :)

this is us yeni sezonu ile başladı. bu kadar duygusal şeyi vıcık vıcık olmadan; hatta tersine, yumuşacık akarcasına nasıl da güzel anlatıyorlar ve ben nasıl gözlerim dolarak -bazen de akarak- ama şikayet etmeden izliyorum!?!?

dizinin flashback -ve artık- flashforward ile can alıcı noktalarını biliyoruz genelde. geleceğe gidişlerde biraz heyecan katmaya çalışıyorlar ama benim için heyecan sonunda ne olacağı ile hiç ilgili değil. o anı, durumu nasıl anlatacakları ve hangi duygu durumuna, hangi psikolojik altyapıya bağlayacakları ile ilgileniyorum.

bu biraz hayata, çevreme hatta işime bakışımla da ilgili sanırım. kendimi ‘yetişkin’ hissettiğimden beri hiç sonuç insanı olmadım, daha çok süreçle ilgilendim. sanırım odaklı olmadığım için de altına imzalar attığım başarılarım yok. toplumsal kabul görmüş başarılardan bahsediyorum. bana sorulsa kendi amaçlarım doğrultusunda başarılı sayılabilecek biriyim..

spoiler işlemez bana bu sebeple. bir dizinin son sezonunun finalinde ne olduğunu bilsem bile konu veya oyunculuk veya çekim teknikleri veya ele alınış şekli yeterince ilginçse büyük bir heyecanla izleyebilirim. kitabını okuduğum filmi de izlerim, filmini izlediğim kitabı da okurum. hatta iştahım daha da kabarır kıyas yapmak için. tahmin edilebileceği gibi sonunu bildiğim kitabı da okurum. çünkü o durumu nasıl dile getirdiği benim için önemli olan. hiçbir olay olmasa bile umrumda değil bazen. yeter ki yazarın derdini anlatma biçimi beni yakalasın..

bu kısım knut hamsun’un açlık kitabı ile ilgili spoilerımsı içerebilir. —dikkatt!!—

şöyle bir diyalog içinde bulunmuşluğum var:

X: açlık diye bir kitap okumuştum. hayatımda okuduğum en kötü kitaptı.

ben: aa? ben de bir arkadaşın önerisiyle listeme almıştım o kitabı. neden kötüydü?

X: çok saçma ve sıkıcıydı. içim bayıldı okurken. hiç okuma, boşuna zaman kaybı.

ben: anladım.

artık yüzümde nasıl bir ifade oluştuysa;

X: yine de okuyacaksın değil mi?

ben: (gülümseyerek) evet.

X: o zaman sonunu söyleyeyim de okuma. adam yürüyor yürüyor sonra kusuyor, sonra yürüyor yine kusuyor, bu böyle devam ediyor. hiç de başka bir olay olmuyor.

beni iyi tanıdığını iddia eden birinin aslında gram tanımadığını net olarak anladığım kısa ama etkili bir zaman dilimiydi benim için. elbette herkesin keyfi başka şekilde yerine gelir. o olaylardan beslenir, ben süreçten. ama bir kitaba duyduğu nefreti böyle çocukça ve komik şekilde kusan ve sonunu söyleyerek onun değerini kaybedeceğini düşünebilecek birini ciddiye almak epey zor 😀 yani yine sonuç değil kişinin o sonuca gelme biçimi önemli olan 😎 bu arada kitabı hala okumadım, belki de sevmem ama buna yine de okuyarak karar vereceğim 😊

bir ara en çok karşılaştığım soruydu “hayatın amacı ne olmalı? mesela seninki ne?” ‘yetişkin’ olduğumdan beri bu soruya verdiğim cevap en klişe ve polyannacı görüneninden hep “mutlu olmak” oldu. ama aslında ne klişeydi ne de polyanna idim. mutsuzluğu bile kazanç olarak görmek ve zevkle analizler yapmaktı benimki. kendimle ilgili, çevremle ilgili, etrafımdaki insanlarla ilgili.. ve bunlardan mutluluk duydum. hala klişe ve polyanna geliyor olabilir ama ben daha çok gerçekçi diyeceğim buna.

mesela her sevginin bencil olduğunu düşünürüm, anne-çocuk sevgisi de dahil. aslında sevmek ve düşünmek bizi mutlu ettiği için vazgeçilmez bizim için. hatta bazen işlevsel bile ama böyle düşününce çok ağır, ruhsuz ve kötü görünüyor çerçevesini bizim çizdiğimiz dünyada. oysa bakış açımı esnettiğimde, bize dayatılan çizgilerin anlamsız olduğunu fark ettiğimde ben gerçekten mutlu olduğumu hissetmiştim. vardığım sonuçlar birçok insanı beni mutlu ettiğinin aksine mutsuzluğa bile sürükleyebilir. mesele bardağın dolusunu boşunu görmek değil de o bardağın varlığını sorgulamak ile ilgili benim için. tıpkı bu yazıda da this is us’tan girip nereden olduğunu anlamadığım bir yerden çıktığım gibi. bu yolculuk beni mutlu eden..

artık ilişkilere de böyle bakar oldum. ister aile ister arkadaşlık ilişkileri olsun, ister duygusal olanlar; sonunda ne olacağı, ne kadar süreceği değil de o insanla ne paylaştığın, onun sana ne kattığı, senin ona ne kattığın önemli günün sonunda. kötü bitenler değil izi kalmayan ilişkiler üzücü.

hayatımdan geçip hiç iz bırakamayan insanlar, anılar, olaylar sanırım en kötüsü. çünkü zaman üstünden geçtiğinde geriye hatırlanacak hiçbir şeyin kalmadığı, hiç yaşanmamış gibi olanlar ziyan değil mi sahiden?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s