“cins”iyet-çilik…

hayatı bu kadar zor, insanları da bu kadar sevimsiz yapan şeyin ‘rekabet’ olabileceğini düşündüm geçenlerde. yaptığımız herşeyi ya ‘daha iyi’ (kendinle rekabet) ya da ‘en iyi’ (başkalarıyla rekabet) yapmak üzere programlanıyor ve bunun haklı bir yarış olduğuna inanıyoruz.

ya hayatta rekabet olmasaydı?

  • ‘daha az’ para kazanacaktık ama ‘daha fazla’ paraya da ihtiyaç olmayacaktı zaten.
  • kimse birbirinin ne yaptığı ile ilgilenmeyip kendi işine odaklanınca daha başarılı ve verimli işler çıkaracaktı. ya da sadece hayatta kalmak ve keyif almak üzere yaşanacağı için ‘daha verimli’ kavramı ortadan kalkacaktı.
  • farklılıklarımızı birbirimize koz olarak kullanmayacaktık; koz denen şeye ihtiyaç duymayacaktık. hatta belki de farklılıklarımız konu edilmeyecekti.

farklılıklarımız demişken, kendimizle ve birbirimizle uğraşmak demişken; cinsiyetçilik ile ilgili bu aralar seçici bir algı geliştirdim sanırım. onur yürüyüşüne verilen tepkiler, cinsiyet üzerinden yürüyen tartışmalar, siyaset yaptığını ve kendini sosyal medya fenomeni sananların birbirine beddua, küfür ederken cinsiyet ve cinsellik üzerinden yürümeleri, …

cinayet, aile içi ve dışı şiddet, toplu taşımada kıyafeti beğenmediği ya da gereksiz fazla beğendiği (!) için kendinde tokat atma hakkı görmek, vs. bunlar zaten hakkında çok konuşmamak gereken, ağır cezayla cevaplanması ve hatta olmaması için tedbir alınması gereken konular. ama benim bahsetmek istediğim, hepimizin çok kanıksadığı ve kabullendiği cinsiyetçilik konuları.

mizojini dünyanın en eski önyargısı: kadından nefretin evrensel tarihi- jack holland.

 

fullsizeoutput_238.jpeg

bu kitabı okuduktan sonra yukarıda bahsettiğim seçici algım gelişti. doğu’ya ait sanılan kadın nefretinin batı’da da nasıl güçlü kökleri olduğundan; her dinin, akımın, görüşün temelinde nasıl gizli bir ‘kadın nefreti’nin yattığından  ve tarih boyunca “kadın” olduğu için eziyet görmüş kadın örneklerinden bahsediyor kitap. okurken sinirlerim bozuldu, zaman zaman gözlerim doldu, midem kalktı ve suratımı ekşitmeden okuyamadım ama kötü olanı her gün ve her yerde bununla karşılaşıp çok da farkında olmadığımızı fark etmek oldu.

hitler siyasetinin kadın üzerinden yürütülmesi sadece o tarihe, o kişiye ve o ülkeye ait gelmedi mesela. iki gencin (cinsiyet farkı olmaksızın) konuşurken salladığı küfürlerin hemen hepsinin kadına -daha doğrusu erkek dışında bir cinsiyete- cinsel hakaret ya da saldırı üzerinden olması günde birden fazla kez duyduğumuz şeyler. bürokratik işleyişte de net görünen bir durum bu. dünyanın her yerinde kadın evlendiğinde bir erkekten aldığı soyadı bırakıp -ya da bırakmayıp- başka bir erkeğin soyadını alıyor; ayrıldığında da iade ediyor(!) ama evlendiğinde de boşandığında da her türlü bürokratik zorluk, kimlik, pasaport, ehliyet değiştirme, banka hesaplarıyla uğraşma, her mecrada kimlik bilgilerini değiştirme, vs. sadece kadının uğraştığı şeyler. hatta pasaportta isim değişikliği olduğu için geçerli vizeleri iptal olabiliyor. yani soyadı ile birlikte kazanılmış haklarını da iade ediyor.

kadını toplumda oturttuğumuz yer ve yarattığımız algı hizmet ve itaat sınıfı ve bunu hayatın her alanında her tip insanda görebiliyoruz. feministler bu yüzden bana kızabilir ama; bunu kadınların da yapması hatta bu mantıkla çocuk yetiştirmesi, evlilik ve ilişkileri bu şekilde kodlayıp bu çerçevenin dışına çıkan kadına ilk tepkinin başka bir kadından gelmesi… üzülmenin anlamsız kaldığı bir başka konu bu da. insan kendi uydurduğu kavramların içinde sıkışıp boğulan; içinden çıkamayınca da birbirini boğazlayan bir tür olarak evriliyor. buna üzülmek de oldukça naif bir duygu olarak kalıyor.

bu kitabı içim kalkarak okuduktan sonra fi dizisi geldi üstüne. üçleme kitaba ayırdığım -yaklaşık 1600 sayfalık- zamana acırken bir de dizisini izlemeyeceğim derken etrafımdaki herkesin dizi hakkında konuşup kitapta da böyle mi sorularına maruz kalınca izledim diziyi. oyunculuk, çekimler, tv’de yayınlanamayacak kadar cesur olma, vs. genel görüşlere katılıyorum. içindeki reklamların, sponsorlukların öğğrrkk dedirttiği genel görüşüne de katılıyorum. bunun yanında kitapta takdire şayan 2-3 şeyden biri olan kadın-erkek rolleri çöpe atılmış ve tv’de yayınlanmamasına rağmen ‘izleyici bunu ister, yoksa dizi tutmaz’ baskısına cinsellikle ilgili sahnelerdeki kadar cesur çıkış yapamamış dizi de, senarist de, yönetmen de; hatta azra kohen de.. erkekler idealize, kadınlar da pasifize edilerek uyarlanmış senaryo. sapık bir adam ‘aşkından gözü kör, romantizmin b.kunu çıkarmış ama iyi (!)’ gösterilmiş. keşlikten kafası ayılmayan bir adam sadece sigaraya başladığı için ve idealist olduğu için sevgilisini kaybetmiş bir ‘yazık kahraman’ olmuş. onu terk eden kız da belasını arayan hırslı bir kız işte! bir başka idealist kadın gereksiz ısrarcı, sakar ve hatta salak bir karakter dizide. çok çalışkan ve zekasıyla ana ‘erkek’ karakteri girdiği tartışmalarda alt edebilen bir kadının bu özelliklerini hiiiç göremiyoruz; sadece sakar ve gözlüğünü düzeltmekten aciz tarafıyla tanıyoruz. müthiş bir müzik yeteneği olan, müziğiyle herkesi mest eden bir kadın karakter desem; kitabı okumayıp sadece diziyi izleyen birisi tahmin bile edemeyebilir kim olduğunu; çünkü o daha da silik bir karakter. elbette kitapta bu kadın karakterlerin zayıf yönleri de ele alınıyor; ama dizide sadece bu zayıflıkları izleyebiliyoruz. ve bu taktik çalışıyor ne yazık ki. gerçekten dizi bu haliyle tutuyor. kadınlar da belki bu haliyle daha çok seviyor. idealize erkek karakterini hayatlarında bulamadıklarından mı? diyeceğim, dilim varmıyor. öyle inanmak da istemiyorum; köşelerini törpüleyemeyen bir feminist gibi de söylenmek istemiyorum ama aklımdan geçmiyor desem yalan olur. :/

burada yapmaya çalıştığım mağdur edebiyatı parçalamak değil. sadece insanlara karşı büyüyen olumsuz duygularımı anlamlandırmaya çalışıyorum. ya hakikaten biz neye bozuyoruz kafayı bu kadar? niye birbirimizle bu kadar derdimiz var? avcı-toplayıcı hayatı terk edip boş zaman kavramının ortaya çıkması mıdır yani tek sebep? gerçekten mi? sorunlu bir tür olamaz mıyız? aa pardon ama biz üstün ırktık di mi ya?

kendimi daha da sinirlendirip “cins” insana dönüşmeden ben kaçayım.

azıcık sevgi yeter, sevmesen bile nefret etme, o da olur!

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s