de-mek-tir…

galiba blog yazmamın sebebi bu. 8 sene önce yazdığım birşeyin karşıma çıkması, neden ve hangi motivasyonla yazdığımı hatırlamamam, kendime ve kelimelerime şaşırmam (amma duygusal ve romantikmişim diye) ama yine de ‘ah nostalji’ deyip gülümsemem. sebepler yeterli; üstelik 8 sene önceden bugünkü ruh halimi yazmam da enteresan yeterince…

tırtak derinlerde

Artık beğendiğiniz filmler mutlu sonla bitmiyorsa -ki kime, neye göre mutlu olduğu tartışılır!- bütün film boyunca birleşeceğini düşündüğünüz başrol çift sonunda ayrılıyor ve bu sizi diğer alternatiften daha mutlu ediyorsa; siz fark etmeden, içinizde hiçbir yere gitmeyeceğine inandığınız bir şeyler eriyor demektir.

Son zamanlarda dinlemekten zevk aldığınız şarkılar gitmekten, vazgeçmekten, “hoşça kal” lardan ibaretse ve bunları özellikle seçmemiş de sözlerine dikkat etmediğiniz halde dinliyorsanız kalbiniz gitmeye ikna olmuş demektir.

Daha önce onun için yaptığınız şeyleri hayatınızın doğal akışıymış gibi kabul ettirmişken kendinize, şimdi onları nasıl yaptığınıza hayret ediyorsanız o da sizden gidiyor demektir.

Yüzünü hatırlamak için fotoğraflara; sesini, hareketlerini hatırlamak için kayıtlara ihtiyaç duyuyorsanız hafızanız süzgeci çalıştırmaya başlamış demektir.

İçinde yaşadığınız, gerçekten ayırt edemediğiniz ya da etmeye korktuğunuz, size huzur verdiğini düşündüğünüz hayaller komik ve şaşırtıcı geliyorsa uykulardan uyanıyorsunuz demektir.

Zevk aldığınızı düşündüğünüz hiçbir şey eski tadında değilse ve kendinizi hep ıssız bir yerlere atma ihtiyacındaysanız aşk tükeniyor demektir.

Bir…

View original post 26 more words

“cins”iyet-çilik…

hayatı bu kadar zor, insanları da bu kadar sevimsiz yapan şeyin ‘rekabet’ olabileceğini düşündüm geçenlerde. yaptığımız herşeyi ya ‘daha iyi’ (kendinle rekabet) ya da ‘en iyi’ (başkalarıyla rekabet) yapmak üzere programlanıyor ve bunun haklı bir yarış olduğuna inanıyoruz.

ya hayatta rekabet olmasaydı?

  • ‘daha az’ para kazanacaktık ama ‘daha fazla’ paraya da ihtiyaç olmayacaktı zaten.
  • kimse birbirinin ne yaptığı ile ilgilenmeyip kendi işine odaklanınca daha başarılı ve verimli işler çıkaracaktı. ya da sadece hayatta kalmak ve keyif almak üzere yaşanacağı için ‘daha verimli’ kavramı ortadan kalkacaktı.
  • farklılıklarımızı birbirimize koz olarak kullanmayacaktık; koz denen şeye ihtiyaç duymayacaktık. hatta belki de farklılıklarımız konu edilmeyecekti.

farklılıklarımız demişken, kendimizle ve birbirimizle uğraşmak demişken; cinsiyetçilik ile ilgili bu aralar seçici bir algı geliştirdim sanırım. onur yürüyüşüne verilen tepkiler, cinsiyet üzerinden yürüyen tartışmalar, siyaset yaptığını ve kendini sosyal medya fenomeni sananların birbirine beddua, küfür ederken cinsiyet ve cinsellik üzerinden yürümeleri, …

cinayet, aile içi ve dışı şiddet, toplu taşımada kıyafeti beğenmediği ya da gereksiz fazla beğendiği (!) için kendinde tokat atma hakkı görmek, vs. bunlar zaten hakkında çok konuşmamak gereken, ağır cezayla cevaplanması ve hatta olmaması için tedbir alınması gereken konular. ama benim bahsetmek istediğim, hepimizin çok kanıksadığı ve kabullendiği cinsiyetçilik konuları.

mizojini dünyanın en eski önyargısı: kadından nefretin evrensel tarihi- jack holland.

 

fullsizeoutput_238.jpeg

bu kitabı okuduktan sonra yukarıda bahsettiğim seçici algım gelişti. doğu’ya ait sanılan kadın nefretinin batı’da da nasıl güçlü kökleri olduğundan; her dinin, akımın, görüşün temelinde nasıl gizli bir ‘kadın nefreti’nin yattığından  ve tarih boyunca “kadın” olduğu için eziyet görmüş kadın örneklerinden bahsediyor kitap. okurken sinirlerim bozuldu, zaman zaman gözlerim doldu, midem kalktı ve suratımı ekşitmeden okuyamadım ama kötü olanı her gün ve her yerde bununla karşılaşıp çok da farkında olmadığımızı fark etmek oldu.

hitler siyasetinin kadın üzerinden yürütülmesi sadece o tarihe, o kişiye ve o ülkeye ait gelmedi mesela. iki gencin (cinsiyet farkı olmaksızın) konuşurken salladığı küfürlerin hemen hepsinin kadına -daha doğrusu erkek dışında bir cinsiyete- cinsel hakaret ya da saldırı üzerinden olması günde birden fazla kez duyduğumuz şeyler. bürokratik işleyişte de net görünen bir durum bu. dünyanın her yerinde kadın evlendiğinde bir erkekten aldığı soyadı bırakıp -ya da bırakmayıp- başka bir erkeğin soyadını alıyor; ayrıldığında da iade ediyor(!) ama evlendiğinde de boşandığında da her türlü bürokratik zorluk, kimlik, pasaport, ehliyet değiştirme, banka hesaplarıyla uğraşma, her mecrada kimlik bilgilerini değiştirme, vs. sadece kadının uğraştığı şeyler. hatta pasaportta isim değişikliği olduğu için geçerli vizeleri iptal olabiliyor. yani soyadı ile birlikte kazanılmış haklarını da iade ediyor.

kadını toplumda oturttuğumuz yer ve yarattığımız algı hizmet ve itaat sınıfı ve bunu hayatın her alanında her tip insanda görebiliyoruz. feministler bu yüzden bana kızabilir ama; bunu kadınların da yapması hatta bu mantıkla çocuk yetiştirmesi, evlilik ve ilişkileri bu şekilde kodlayıp bu çerçevenin dışına çıkan kadına ilk tepkinin başka bir kadından gelmesi… üzülmenin anlamsız kaldığı bir başka konu bu da. insan kendi uydurduğu kavramların içinde sıkışıp boğulan; içinden çıkamayınca da birbirini boğazlayan bir tür olarak evriliyor. buna üzülmek de oldukça naif bir duygu olarak kalıyor.

bu kitabı içim kalkarak okuduktan sonra fi dizisi geldi üstüne. üçleme kitaba ayırdığım -yaklaşık 1600 sayfalık- zamana acırken bir de dizisini izlemeyeceğim derken etrafımdaki herkesin dizi hakkında konuşup kitapta da böyle mi sorularına maruz kalınca izledim diziyi. oyunculuk, çekimler, tv’de yayınlanamayacak kadar cesur olma, vs. genel görüşlere katılıyorum. içindeki reklamların, sponsorlukların öğğrrkk dedirttiği genel görüşüne de katılıyorum. bunun yanında kitapta takdire şayan 2-3 şeyden biri olan kadın-erkek rolleri çöpe atılmış ve tv’de yayınlanmamasına rağmen ‘izleyici bunu ister, yoksa dizi tutmaz’ baskısına cinsellikle ilgili sahnelerdeki kadar cesur çıkış yapamamış dizi de, senarist de, yönetmen de; hatta azra kohen de.. erkekler idealize, kadınlar da pasifize edilerek uyarlanmış senaryo. sapık bir adam ‘aşkından gözü kör, romantizmin b.kunu çıkarmış ama iyi (!)’ gösterilmiş. keşlikten kafası ayılmayan bir adam sadece sigaraya başladığı için ve idealist olduğu için sevgilisini kaybetmiş bir ‘yazık kahraman’ olmuş. onu terk eden kız da belasını arayan hırslı bir kız işte! bir başka idealist kadın gereksiz ısrarcı, sakar ve hatta salak bir karakter dizide. çok çalışkan ve zekasıyla ana ‘erkek’ karakteri girdiği tartışmalarda alt edebilen bir kadının bu özelliklerini hiiiç göremiyoruz; sadece sakar ve gözlüğünü düzeltmekten aciz tarafıyla tanıyoruz. müthiş bir müzik yeteneği olan, müziğiyle herkesi mest eden bir kadın karakter desem; kitabı okumayıp sadece diziyi izleyen birisi tahmin bile edemeyebilir kim olduğunu; çünkü o daha da silik bir karakter. elbette kitapta bu kadın karakterlerin zayıf yönleri de ele alınıyor; ama dizide sadece bu zayıflıkları izleyebiliyoruz. ve bu taktik çalışıyor ne yazık ki. gerçekten dizi bu haliyle tutuyor. kadınlar da belki bu haliyle daha çok seviyor. idealize erkek karakterini hayatlarında bulamadıklarından mı? diyeceğim, dilim varmıyor. öyle inanmak da istemiyorum; köşelerini törpüleyemeyen bir feminist gibi de söylenmek istemiyorum ama aklımdan geçmiyor desem yalan olur. :/

burada yapmaya çalıştığım mağdur edebiyatı parçalamak değil. sadece insanlara karşı büyüyen olumsuz duygularımı anlamlandırmaya çalışıyorum. ya hakikaten biz neye bozuyoruz kafayı bu kadar? niye birbirimizle bu kadar derdimiz var? avcı-toplayıcı hayatı terk edip boş zaman kavramının ortaya çıkması mıdır yani tek sebep? gerçekten mi? sorunlu bir tür olamaz mıyız? aa pardon ama biz üstün ırktık di mi ya?

kendimi daha da sinirlendirip “cins” insana dönüşmeden ben kaçayım.

azıcık sevgi yeter, sevmesen bile nefret etme, o da olur!

 

 

gel kidi kidi kidi…

bir belgesel film, bir klimasız salon, bir buçuk saat boyunca kesintisiz sırıtma ve gülümseme, film arasında ve çıkışında gözgöze gelince birbirine gülümseyen seyirciler. bunlar hangi evrende bir araya gelir ki? dün ben o evrende kısa bir süre yaşadım. sinema salonunun klimasına güvenerek çıktığımız yılın en sıcak gününde klima arızasına rağmen girdiğimiz kedi filminde!

3 - A Scene from KEDI

evet yine kedi. yine kediden bahsedeceğim. filmi izeleyen ya da izleyecek olan biliyor/bilecek zaten; filmdeki hayatından kedi geçmiş insanların hikayesi en az yakın çekimde görünen pembe burunlar, diller ve patiler kadar iç ısıtıcı.

KEDi -27

filmi ilk gördüğümde “ayy canııımmm çok tatlıııı” nidalarından sinemada izlenmez ki bu diye düşünmüştüm. neyse ki pek öyle olmadı. ben de kendimi tuhaf sesler çıkarmadan izlemek için çok zorladım.

10 - Kamil in KEDI

sokakta gördüğümde de ekranda gördüğümde de samimi bir mutluluk hissediyorum ve istemsiz gülümsüyorum.  evdeki aslancıkla uyumanın hazzını hiç anlatamayacağım; benim dilim dönmez o kadarına.. daha fazla ne istiyoruz ki acaba? bu mutluluk benim için kedilerle sınırlı değil, temsiliyet konusunda çok başarılılar sadece 😀

9 - Gamsiz in KEDI

bana hayattaki amacımı soranlara hep ‘mutlu olmak’ diye cevap vermişim bugüne kadar. amacım buysa beni mutlu eden şeyleri keşfedip onlarla meşgul olmam gerektiğini söylüyor düz mantığım. işte kedi filmini izlemek de bunlardan biriydi.

kedi-film-poser+2

kediler güzel, insanlar güzel, hikayeler güzel, çekimler güzel, müzikler güzel, hatta posterdeki “kedi” fontu güzel!

KEDi -3

kediseversesniz izleyin; gülümsemekten yanaklarınız ağrıyacak. kedisevmezseniz de izleyin; ya sever olacaksınız ya da sevenin neyi neden sevdiğini anlayabilecek olacaksınız. en kötü ihtimalle iyi çekilmiş bir belgesel izlemiş olacak; bu ülkede kendinden başka canlıları da düşünen güzel insanlar var diye mutlu olabileceksiniz.

KEDi -5

fotoğraflar filmin sitesindeki “official press kit” dosyasından alınmıştır.

https://www.kedifilm.com/about/

Blog at WordPress.com.

Up ↑

40 Plus Sailing Team

Rüzgara olan açımızdır, 40plus

Marina Kedisi

Marinalardan Etkinlik Habercisi

Zerrin Ünalan

"Bir okuyucu, ölmeden önce binlerce hayat yaşar. Hiç okumayan insan sadece tek hayat yaşar."

Cengiz Baykurt

Öykü, şiir ve bir takım yazılar...

BinbirÇeşitElif

Kuş koysunlar yollarıma..

Fulla*

Ölüyoruz yaşamak için.

tırtak derinlerde

olduğundan fazla, olacağından az...

minimative - Doyurucu İçerik Sitesi

Bilim - teknoloji, kültür - sanat ve yaşam kategorilerinde doyurucu, ilginç ve kaliteli içerikler

bluesyemre

Verba volant scripta manent...Söz uçar yazı kalır...Information matters...Bilgi önemlidir...

Politik•a•politik

olduğundan fazla, olacağından az...

gumuslukkahvesi

Gümüşlük dedikoduları...

Turist Değil Gezgin

olduğundan fazla, olacağından az...

MİSKİN MİRKET

olduğundan fazla, olacağından az...