feylezof monologları-2: sanatsal filmlere yaklaşım…

bazı gelişimlerin yaşı var; yaşın gelince o gelişime doğru evriliyorsun. 🙂 bunu kendimde gözlemleyebiliyorum gerçekten. kitaplarla ilgili feylezof monologumda da değinirim buna muhtemelen ama filmlerde yaşadığım sıçrama sapması çok daha yüksek olanlardan. nasıl olduğunu anlamadığım bir geçiş yaşadım.

çocukken film izlemekten müthiş sıkılırdım. bir kere çok uzun ve çoğu yapmacık gelirdi. bilim-kurguları anlamazdaım, fantastik karakterlere inanmazdım, gerilimlerden hoşlanmazdım. mutlu sonla biten, komik türk filmleri ile geçti televizyon hayatım. sonra bir kelime bir işlem ve o tadda bilgi yarışmalarını keşfettim. müzik kanalları popüler olmaya da başlayınca filmlerle ilişkim iyice kesildi. diziler hem daha kısaydı hem de merak uyandırıp sonraki bölüme merak uyandırıyordu. zaten kaç tane dizi vardı ki, kışın süper baba, sıcak saatler; yazın gündüz kuşağı ferhunde hanımlar, şaşıfelek çıkmazı.. yavaş yavaş arttı dizi sayısı, akşam kuşağında da çok iddialı filmler vardı. ablamla babamın yanında oturup izlemeye başlar yarısında uyuyakalırdım. çünkü dikkatimi toplayabildiğim ancak bir dizi süresi (o zaman dizi endüstrisi bu kadar kendini şaşırmış vaziyette değil tabi). diziler saçmalamaya başlayınca ve yabancı diziler ulaşılabilir hale gelince de tv hayatımdan neredeyse çıktı. yalnız yaşadığım dönemde evimde tv yoktu, ta ki bir ev arkadaşım olana kadar. olduğunda da genelde kumandaya uzanan el benimki olmazdı (cem yılmaz’ın bahsettiği ‘ayh sadece belgesel izliyorum’ tipine benzediğim doğrudur ama çocukluğumdan beri program seçen biri olduğumu anlatmam boşuna değil!!:)). şimdi de değişen birşey yok hayatımda. kumandayı elime aldığımda baktığım 5-6 kanal var. birşey bulamazsam off tuşu. acaba nerede ne var gezintisi alışkanlığım yok. ayrıca reklamlar yüzünden tv’de dizi veya film izlemek işkence geliyor.

filmlere dönersek 4 yıllık yurt hayatımda tv ve internet ile epey mesafeli olmak zorunda kalınca sinema ve vcd ile olan ilişkim hayli arttı. yurtta arkadaşlarla film izlemek keyifli olmaya başladı. geç de olsa ‘hollywood’ filmlerini keşfetmeye başladım. eğlenceli de gelmeye başladı. 50 yıl sonrası için ayakkabı tasarım projesi ödevi de bilim-kurgularla aramı düzeltmiştir. hasbelkader izlediğim ‘sanatsal filmler’ dikkat süresi çok düşük olan benim için en iyi söylemle uykuya yatay geçiş; kötü haliyle tam bir işkenceydi. “film kendini izletmeli kardeşim” diyordum. hala da aynı fikirdeyim fakat ‘izletme kriteri’ artık değişti benim için: izleyiciyi aptal yerine koyma ve otur zekice birşeyler çek!

derken izlediğim ‘hollywood’ filmleri saçma gelmeye başladı. kandırılmışım gibi hissetmeye başladım. ve sıkılmaya, en efektli filmin ortasında uyumaya başladım. çünkü artık bunların sadece ‘show’ olduğunu anlamaya başladım. ve filmlerden uzak durmaya, deli gibi dizi izlemeye devam ettim. sanatsallar hala öcü, süpersonik efektliler kusturucuydu!! (uvvv ağır oldu biraz:)) tüm hollywood tukaka değil tabi ki ama sıkıldım işte.

son bir senede bir fark ettim ki ‘sanatsal’ birşeyler beğeniyorum. denk geliyor bi şekilde izliyorum ve etkileniyorum. öğle yemeklerinde konuşulan filmlerin etkisi büyük tabi. (K)’ın kendinden geçer gibi anlattığı filmler merakımı cezbetti bir şekilde. hadi bi cesaret deyip denedim ve tuhaf(!) ama zevk aldım. bir-iki derken tesadüf olmadığını gördüm ve dedim ki acaba neden?

işte monolog burada başlıyor. nedeni şu: kafamın içinde herşeye neden diyen sese benzer bir ses bu filmleri çektiriyor o yönetmenlere. çocukluğumdan beri yapmacık gelenin ne olduğunu keşfettim o arada. filmlerde olan herşey bir yerde bir sonuca bağlanıyor, hiçbir şey nedensiz değil, ille bir noktaya değecek. ama hayat öyle değil ki. her sonuca giden noktayı fark edebiliyor muyuz? önemsiz sandıklarımız karşımıza dikildiğinde şaşırıyoruz; asıl bilinç-altı veya bilinç-dışımızla karşılaştığımızda aslında şaşırıyoruz ve hiçbir zaman başkalarının yüz ifadesinden aklından geçenleri şıp diye anlayamıyoruz. işte ‘sanatsal’ dediğimiz -ne demekse- filmlerde hayattan kesitler gördüğüm için (en azından benim beğendiklerimde), karakterlerin yaşadıklarında kendimden birşeyler bulduğum veya bulabileceğim için; az aksiyon, yavaş ilerleyen olaylar sıkıcı veya uyku getirici değil artık benim için. hatta heyecanla bekliyorum ne keşfedecekler diye, psikoloji ile ilgilenmeye başlamam da buna sebep olmuş olabilir. mesleki ve özel hayatımda da benimsediğim gibi sonuca değil sürece odaklı olmak bu filmleri daha kıymetli hale getirdi benim için. kitaplarda, dizilerde, sanat yapıtlarında ve tasarımda olduğu gibi..

bir monologun daha sonuna gelmedik; çünkü monologlarım hiç bitmiyor, neden diye soran ses hiç susmuyor. ama burada ifade edebildiğim şimdilik bu kadar. bu arada burgonya dükü pek güzel filmdi. sidse babett knudsen sebebiyle gittik ama filmi de oyunculuğu da çok beğendim..

kendimizi keşfettirecek ve sorgulatacak filmlerle…

3 Comments

  1. dizi olayına hiç ısınamadım. Son zamanlarda sadece eski çizgiroman tutkunluğum yüzünden çizgiromanuyarlaması dizilere baktım biraz ama True Detective’i ısrar üzerine seyrettim ve çok beğendim; çünkü uzun bir fim tadındaydı. Bu arada beni etkileyen son filmlerde Yeraltı ve Kış Uykusuydu. Büyük ihtimalle bunları izlemişsinizidr ama ben yine de bi söyleyim dedim. Bu arada Burgonya Dükü’ne de bakacağım.

    Liked by 1 person

  2. true detective’i ben de izledim ve beğendim. kış uykusu’nu da beğenmiştim fakat yeraltı’nı izlemedim. şimdi listeme aldım. tavsiye için teşekkürler 🙂

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s