film festivali…

bu ve bundan sonraki bir grup yazı gecikmiş yazılarım olacak. yazmak için notlarımı almış bir kenarda bekletmişim. bazen zamanım bazen de modum yazmak için uygun olmayınca bir yazı birikintisi oldu. gecikmeli olarak film festivali deneyimim…

(onedio.com)
(onedio.com)

istanbul’da yaşamaya başladığımdan beri, bir hevesle film festivallerine bilet bulma çabalarım çoğunlukla hüsranla sonuçlanmıştır. öğrenciyken bir defa bir iran filmine gidebilmiş; onda da bunalıma girmiştim. zaten ağır işleyen sanatsal filmlere mesafeli durduğumla ilgili de birşeyler karalamıştım daha önce. son bir azimle iksv istanbul film festivali’ni de denedim lale kart üyeliğime güvenerek. gelen festival kitapçığına bir göz gezdirip 20 kadar film seçtim. gün-saat-takvim ayarlamaları ile bu sayı 10’a düştü. nasılsa hepsine bilet bulamam; 3-4 tanesine denk getiririm diyerek hepsinde şansımı denedim. hepsine de bilet verdi sistem. lale kart ön satışından yararlanmış olmak da etkilidir tabi.. bu filmlerin 6’sına gidebildim ama ilk deneyimim olarak gördüğüm film festivali maceram için fena değil bence. önceden bilet almanın ani programlarla çakışması gibi problemleri var.

bir de biletix’in size ‘en iyi’ yeri verme iddiasını anlamış değilim. neden koltuk seçemiyorum? sen nereden biliyorsun en iyi yer neresi? kime göre, neye göre en iyi? belki de kimsenin beğenmediği yerden izlemek beni mutlu ediyor ne biliyorsun? biletix’e kızgınlığım sırf bu sebepten değil. her bir bilet için 3 adet karton basmak nasıl bir ağaç katliamıdır? üstelik bunlardan birisi ‘bu bir bilet değildir’ yazmak için basılıyor!!!???

film festivali’nin ilginç bir izleyici profili var. genelleme yapmayı doğru bulmam fakat karşılaştığım birkaç tipten bahsedebilirim. özellikle hafta içi 11.00 seanslarının yaş ortalaması çok yüksekti ki bu beni çok mutlu etti. süslenip püslenip gelmiş, kendini kalburüstü sınıfta gören hatta bu yüzden her konu ve alanda yaşından bağımsız şekilde öncelikli olduğunu düşünen hanımların yanında, öğleden sonraları torununa baktığı için sabah seanslarını tercih eden, orta halli ve kendince bir sanat anlayışı olan hanımlar da vardı. (bu hikayeyi bilmemin sebebi: yanımda oturan hanıma aynı gün 19.00 seansına biletim olduğunu ve gidemeyeceğimi, isterse biletimi verebileceğimi söylediğimde bu durumu anlatarak kibarca reddetti. kendisine bayıldım :)) fötr şapkalı beyler, tekerlekli sandalye veya bastonları ile gelen ‘teyze ve amcalar’ da vardı. yaşlı insanların herşeyden el-etek çekip kendini eve kapatması beni ne kadar üzüyorsa bu manzara da o kadar sevindirdi.

bir diğer grup pek keskin bir yaş aralığı olmamakla birlikte film festivaline geldiği için kendini sanat gurusu olarak gören, bu yüzden yorumlarını ve ‘bildiklerini’ her ortamda bağıra bağıra ifade etmekten rahatsız olmayan ve yurtdışı gördüğünü ilan etmek üzere herşeyden şikayet eden ve bu ülkede herşeyin organizasyon kurbanı olduğunu bas bas anlatan insancıklar grubu. film sırasında bile etrafında oturan kişilerin duyabileceği şekilde bu tür yorumlardan kaçınmadıklarını gördüm.

bir de kendi halinde, filmini izlemeye gelmiş insanlar vardı. ya gerçekten sanattan ve filmden anlıyorlardı, ya zaten bu işin içindelerdi, ya sanatsal film neymiş merak ediyorlardı, ya hollywood yapmacıklığından sıkılmış yeni arayışlara girmişlerdi ya da hiçbir şey anlamayıp sıkıntıdan patlıyor ve uyukluyorladı. ne olduğunu tam bilemiyoruz çünkü ne yaşadıklarını bilmek zorunda olmadığımızın farkında; gösteriş için ortalıkta tepinmiyor; ‘normal’ insan olarak filmlerini bekliyor, izliyor ve gidiyorlardı.

daha filmleri izlerken bu yazının film tanıtımı için değil; festival ve filmlerin bendeki etkisi ve bana düşündürdükleri üzerine olmasına karar vermiştim. o yüzden yazının ikinci bölümünde de film ‘izlenimlerim’ olacak. öteki türlüsü yani film tanıtımı ve değerlendirmesi çok daha profesyonelce yapılmış ve her yerde var nasılsa.

manglehorn (imdb)

(www.imdb.com)
(www.imdb.com)

filmi konusunu ve oyuncularının kim olduğunu bilmeden izlemeye başlamak gayet iyi oluyor gerçekten. başroldeki adamı tanıyınca bile heyecanlanıyor insan. festival kitapçığına göz gezdirip üç satırlık tanıtım yazısından filmleri hatırlamak pek mümkün değildi benim için. filmden önce de tekrar bakmadım doğrusu. fakat bundan sonra bir filmi izlemeden konusunu ve eleştirilerini okumamaya karar verdim. böylesi daha heyecanlı..

bir zamanlar bir kitap yazma fikrim vardı. sıradan bir insanın rutinini filme çekip hep bir olay yaşanacak beklentisi ile gerilim yaratmak; fakat hiçbir ‘beklenilen’ olayın olmaması. her gün yaşadığımız olaylar aslında bir tür gerilim filmi çünkü. manglehorn’da da onu hissettim. hani orhan pamuk diyor ya yazarları bizim söylemek isteyip de söyleyemediklerimizi dile getirdikleri için severiz diye. işte benim çekemediğim filmi çekmişler ki bu kim bilir kaçıncı filmdir bunu yapan. ama siz bu fikri kendi yaşamınızdan yola çıkarak bulunca çok kıymetli oluyor. benim filmimde de al pacino’yu oynattıkları için de ayrıca teşekkürler 🙂

kedisever, eski beyzbol antrenörü, 1 oğul ve 1 torun sahibi, anahtarcı, ‘normal’ bir adam -bir de bir-iki ufak “mucizevi” özellik- hepimiz gibi yani(!) film bazen durağanlaşsa da başarılı bir anlatım olmuş..

aç kalpler (imdb)

(www.imdb.com)
(www.imdb.com)

bir anne-babanın ve hatta büyükannenin bir çocuk üzerindeki hakkı/yetkisi nedir? ne ile sınırlandırılmalıdır? ve bu nasıl ölçülebilir?

film sevimli ve komik bir tanışma hikayesi ile başlıyor ve sonra hızlıca depresif bir hayatı izlemeye sürükleniyoruz. kadının gördüğü bir rüya ve bir medyumla konuşması hamileliğini ve çocuğunun sağlığını derinden etkiliyor. “çocuğun nasıl yaşaması gerektiğine kim karar verir?” sorusu ile kendini sorgulamaya başlıyor insan. depresif diyorum ama hiç sıkılmadım hatta heyecanla izlediğimi bile söyleyebilirim. çünkü haklı mı haksız mı sorgulamasına giriyor insan her durum için.

filmin önemli bir kısmında doğrudan veganlık hedef alınmış. doğruluğu, haklılığı, uygunluğu tartışılabilir ama filmdeki taraflılık bana abartılı geldi.

asıl ilginç olan salondaki izleyicilerin anneye olan tepkisiydi. çocuğun yeme düzeni ve sağlığı annenin rüyasına ve inandıklarına bağlı şekilde gelişiyor fakat pek alışık olduğumuz bir düzen değil bu. dolayısıyla salonda tepki gördü, resmen kadını lanetlediler (sözlü olarak bunları ifade ettiklerinden biliyorum:), ölmesini istediler. çocuk öleceğine o ölsündü. halbuki gözden kaçırdıkları bir nokta vardı ki o anne de çocuğu için doğru olduğuna inandığı şeyi yapıyordu. salondaki anneler de mutlaka doğru olduğuna inandıkları şeyi çocuklarına yapıyorlardı. ya başka birileri de onların yöntemini yanlış buluyorsa? hatta baştan sona yanlışsa çoğunluğun yaptığı? sonuçta her gün doğruluğundan müthiş emin olduğumuz şeylerin yalan veya yanlış olduğu gerçeği ile karşılaşabiliyoruz. bir yiyeceğin sağlıklı olduğunu kanıtlayan ‘bilimsel’ çalışmalarla, olmadığını bas bas bağıran ‘bilimsel’ çalışmalar yok mu? bir gün göklere çıkarılan bir şey ertesi gün ayağa düşmüyor mu? yediğimiz, içtiğimiz birilerinin cebini doğrudan etkiliyorken, hangi araştırmaya hangi sanayicinin sponsor olduğundan haberimiz yokken yaptığımızın doğru olduğundan nasıl emin olabiliriz ki? ve bu sınırlı bilgiyle bize benzemeyen şeyler yapan birini nasıl eleştirebiliriz?

hayat altmışından sonra (imdb)

(www.imdb.com)
(www.imdb.com)

yine hafta içi 11 seansı olması ve filmin adından da anlaşılan konusu sebebiyle salonun yaş ortalaması oldukça yüksekti. sabah kalktığımda ‘gitmesem mi acaba’lar kafamda dolanıyordu fakat salondan çıktığımda o gün yaptığım en güzel şeyin bu olacağını anlamıştım. öyle belden aşağı esprilere ihtiyaç duymadan gerçekten komik ve ince mesajların iğne oyası kıvamında işlendiği iyi bir film izledim. çocuk sahibi olma konusunda yapılan toplum baskılarına güzelce cevap verebilen, ‘çocuk sahibi olmayı neden isteriz’i ve anne-baba olmanın ‘gerekliliği’ni sorgulayan ve sorgulatan, bunu da güldürerek başaran bir filmdi. film alman yapımı ve almanca öğrendiğim bir dönemde diyaloglar kulağıma çok hoş geldi 🙂 oyunculuk çok doğal, hikaye gerçekçi.

şansımıza filmin yönetmeni de salondaydı. ve ilk defa sinemada film sonunda alkışlamak  benim için anlamlı oldu. filmden sonra yönetmenin soruları yanıtlamak için orada olacağı önceden duyuruldu. buna rağmen salonun yarısından çoğu salonu terk etti. elbette aciliyetler, yetişilmesi gereken yerler olabilir ama herkesin aciliyeti bir etkinlik için ayrılan zamanın son 15 dakikasına denk düşmez herhalde. yönetmen adına biraz üzüldüm, fakat orada bulunmak hoşuma gitti. yaşlı bir beyin kalkıp filmden emin olmadan geldiğini, ilk yarım saat içinde çıkmayı düşünerek salona girdiğini fakat filmden çok etkilenip çok mutlu ayrıldığını söylemesi üzerine salondaki herkes adamı alkışlayarak benzer düşünceleri paylaştıklarını ifade ettiler. son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden, tavsiye edilir.

kelebek (imdb)

(www.berlinale.de)
(www.berlinale.de)

bu film benim için hayalkırıklığıydı. aslında ciddi potansiyeli olan bir konu; bir tür paralel evren kurgusu. tercihler ve sonuçlarının gelişimi, kelebek etkisi, ‘ya diğer yolu seçseydim’lerin sonucu beni hep etkiler. fakat bu filmde bu konu cinsellik ve ergenlik arayışlarına kurban edilmiş gibiydi. ergenlik ve cinsellik konusu da başlı başına önemli bir konu olabilir fakat bu filmde yerine oturmamış ve hiçbiri yeterince işlenmemiş gibiydi.

filmi izlerken neden artık hollywood yapımlarından sıkıldığımı anladım. ‘gerçekçi’ bir tip olarak hayatın ufak bir kesidini tıpkı yaşadığımız şekilde ve ona yakın bir hızda anlatan hikaye daha etkileyici gelirken; abartılı kurgular, reklam ve trend kaygısı yapımlar ve göz boyama çabaları kıymetli gelmiyor artık. her gün aynada ve etrafta gördüğüm gibi insanlar, yamuk burunlar, sivilceli yüzler, orantısız vücutlar görmek süper ötesi güzellik, olağanüstü kaslı yakışıklılık görmekten daha fazla etkiliyor. beni anlayan, benim gözümden bakabilen birileri var hissi mutluluk verici. dolayısıyla ‘başka sinema’ artık benim için daha bir anlam ifade eder oldu. 🙂

içimdeki balık (imdb)

afis
(www.turkcealtyazi.org)

festivale bilet alma sebebimdi bu film ve neyse ki beklediğimden bile iyiydi. fakat bu kadar iyi bulmamın sebebi konusunun benim için özel bir yeri olması olabilir. deniz biyolojisi hakkında araştırmalardan sıkılmayan, alıp başını denize gitmelerden etkilenen, kendini denize ait hissedenlerde de bendeki etkiyi bırakabilir. deniz celiloğlu’nu daha önce izlememiştim; oyunculuğunu çok beğendim. hatta denizle ilgili projelerimin derin bir yerlerde kalması beni rahatsız etti; onları su yüzüne çıkarmak için çok gaza geldim :))

festival kapsamında izlediğim tek yerli yapımdı ki birçoğu yasal prosedürlere takılarak iptal edildi. bu film için de önce iptal mesajı, ardından da gösterimin yapılacağı mesajı geldi. sanattan ve eleştiriden korkan bir bürokrasiye çok yakından, üzüntüyle tanık olduk.

yüzündeki sır (imdb)

phoenix
(www.imdb.com)

filmin orijinal adı phoenix. keşke filmin adı çevrilmeseymiş. ikinci dünya savaşı’nın yıkıcı sonuçlarından bir kesit. bir alman yapımı. bende çok iz bırakan bir film değildi fakat savaşın çarpıcı hikayelerinden biriydi.

festivallerle…

Advertisements

One comment

  1. […] istanbul film festivali’nden ders aldığım için abartmadan aldım biletleri. uzun bir eleme süreci sonunda 6 filme bilet aldım. knight of cups filminin olduğu gün kesinlikle katılmam gereken bir düğün olduğunu unutmuşum. tek yanan bilet o oldu. diğer 5 film-ex machina, the lobster, mantıksız adam, kronik ve aşk vadisi-e gittim. film seçimlerimin tanıdığım oyuncular üzerinden gerçekleştiğini itiraf etmek durumundayım.  […]

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s