şubat beşlisi…

AIGA’nın konferansında açılış konuşmacısı olan maria giudice degrade saçları, pozitif tavrı ve neşesi ile kitabını okumam için bir işaret vermişti bana. zaten konuşmasının çoğu kitabının tanıtımı üzerine idi. diğer yazar cristopher ireland. benimse okurken kafamda maria’nın görüntüsü oluştu hep, tek yazarmış gibi. kendisi hiç tanımadığım bir insana sarılmama sebep olan kişidir. çok klasik amerikan şovlarındandı ama sonuçta ilk kez hiç tanımadığım birine sarıldım salondaki herkes yanındaki tanımadığı insana sarılırken.

home_thumb_authors

kitabın adı rise of the deo-leadership by design. tasarım nosyonuna sahip ceo gibi birşeyden bahsediliyor. fakat anlatılan kriterler zaten başarılı bir ceo’da olması gerekenler; yani tasarımcı olmak şart değil ki kitapta örneği verilen herkes tasarımcı değil zaten. pek yeni birşey söylemiyor, bir tür kişisel gelişim kitabı. tam da “amaaaan çerezmiş bu kitap” derken sonunda “herşeyi doğru bilmiyoruz, eksiklerimiz var, onları da siz tamamlayın ve bize yazın” kıvamında ettikleri sözler tam da kitapta anlattıkları deo’ya benzer tavırda olduğundan gönlümü aldı.

home_thumb_book_rev

belki de kafama takılan biraz abartı da sayılabilecek birşeyi yazabilirim siteleri üzerinden. deo’nun cinsiyeti hakkında problem yaşadıkları net olarak görünüyor. she mi desek he mi desek derken bir bölümde “he” bir bölümde “she” diyelim olsun bitsin demişler gibi bir hal var. komik ve dikkat çekici, hatta biraz cinsiyetçi gibi geldi bana. ayrıca anlattıkları deo özelliklerinin bazıları dişil, bazıları eril özelliklermiş gibi seksist bir duruma da sebep olabilir. bu zamirler “s/he” halinde bile aslında cinsiyetçi tavrını koruyor. deo’ların genel özellikleri anlamında “they” işlerini çözerdi bence; ya da daha güzeli, yaratıcı bir deo örneği olarak bir kelime bulabilirlerdi bu durum için. bu ayın ingilizce ve kindle kitabı da buydu; biraz uzatmış olabilirim. 🙂
şubat ayının tezime katkı sağlayacak güzeli: buy.ology. satın alma kararlarımızın nelerden etkilendiği ile ilgili kitap; okunması kolay ve akıcı. gerçek çalışmalar ve markalar üzerinden anlatılan bulgular bazı noktalarda oldukça çarpıcı.
image

ismindeki espri de içeriği kadar başarılı. kitap farkına varmamızı istediği tuzaklardan oluşuyor aslında. açık açık marka isimleri kullanarak onunla bir bağ kurmamıza çalışıyor; aynı zamanda reklamları da vermiş oluyor 🙂 ve zamanın en etkili silahı ile ilgili birkaç kelime: “doğrusunu söylemek gerekirse, kendi ürününün rakiplerinden üstün olduğunu bas bas bağırmayan bir televizyon reklamı ya da reklam kampanyası var mı? Bu ‘bizler-onlar’ stratejisi taraftarları cezbeder, ihtilafı körükler, bağlılık yaratır, bizi düşünmeye ve ölçüp biçmeye -sonunda da satın almaya- teşvik eder.” s.113. martin lindstrom, optimist yayınları.

Boyali-Kus

bu ay okuduğum roman beni fena sarstı, hatta yerden yere vurdu diyebilirim. geç kalınmış okumalarımdan birisi aynı zamanda. boyalı kuş ile çok yakın zamanda tanıştım. tüyap’ta (K) önermiş, ben de almıştım ama çok daha önce -en azından varlığından- haberdar olmalıydım diye düşünüyorum. okurken gözlerimi kapattığım, yüzümü buruşturduğum hatta bazen kusmak istediğim, ufak çığlıklar attığım bir kitap. işin garibi okumayı bırakmak da istemedim. ikinci dünya savaşının gerçekleri ile yüzleşmek zaten sarsıcı; bir de bunu bir çocuğun gözünden izlemek daha bir dehşet verici. işin kötü yanı, olayların ve yapılanların şiddeti ne olursa olsun abartı veya kurmaca gibi gelmedi bana. aktif savaş ortamında olmamamıza rağmen benzer vahşetleri bu memlekette de duyuyoruz her gün. yazarın da bunları bu kadar açıklıkla yazması çarpıcı olduğu gibi onu da vatan haini sınıfına sokmuş. kitabın basımından itibaren on yıl içinde yazarın yaşadığı zorluklar da bizlere pek yabancı değil. jerzy kosinski, e yayınları.

phpThumb_generated_thumbnail

roman klasik tablolar hatta gerçekçi çizimler gibiyse öykü de soyut resim gibidir benim için. şiirse en soyut. mu? neyse.. doğru bir benzetme olmamış da olabilir.
‘lezzetli hikaye’ betimlemesini gerçek anlamda hissederek kullanacağımı hiç düşünmezdim. fakat çok severek, beğenerek yediğim yemeğin damağımda ve kafamda yarattığı hoşluğu bu öyküleri okurken hissettim. sırf edebi sanatlara özenip de hikayeyi ‘lezzetli’ bulanlar gibi değil de hakikaten hissetmek değişikti.
yazar ne etkileyici sözler bulmak için zorlamış kendini ne de tümüyle basitti öyküler. bu ayki kadın yazar ve öykü kitabı kriterlerimi karşılayan kitabım olivya çıkmazı idi. nazlı karabıyıkoğlu, Alakarga Yayınları

bu ayın klasikler koltuğunda nietzche var. böyle buyurdu zerdüşt’ün ağır gelmesi sebebiyle yarım bırakmış, yıllarca nietzche ile bir bağ kurmamıştım. şu anda ecce homo‘yu okuyorum.
image

ince bir kitap olduğu için gözümü korkutmaz; zerdüşt’e yumuşak bir geçiş yaparım diye düşünmüştüm. artık zerdüşt’e hazırım 🙂 ecce homo henüz bitmedi ama iyi gidiyor ve kendimi nietzche’ye çok yakın hissettim. paralel düşüncelerimiz çoğunlukta. anlaşamadığımız bir-iki husus olabilir tabi ama benim birisi ile %100 aynı fikirde olmam mümkün değil zaten. (bence aslında kimse için mümkün değil ama başkaları adına ukalalık etmeyeyim dedim). bol bol kendini övdüğü, ama doğru noktaları ısrarla vurguladığı bu kitabı ‘introduction to nietzche’ olarak görülebilir. iş bankası yayınları-hasan âli yücel klasikleri.

şimdi heyecanlı kısım başlıyor. mart ayının 5’lisi için kitaplığın başına 🙂

okuyarak…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s