amerika günlüğü – etkinlikler/santa barbara, portland ve san fransisco…

santa barbara, meliz’i bırakmak ve okulunu görmek için gittiğimiz, sonra da bu kadar az zaman ayırdığımıza üzüldüğümüz bir yerdi. o zamana kadar amerika’nın hep yapay ve sıkıcı yönünü görmüştük; burası ise sıcak ve samimi bir kasaba gibiydi, çok beğendik. yediğimiz muhteşem dondurmanın da bunda etkisi olabilir, evet 🙂 university of california santa barbara okyanus manzaralı, sınırları tel örgülerle belirlenmek yerine şehre karışmış,  içinde olmanın kasvetli olmadığı bir kampüs.

ucsb okyanus manzarası
ucsb okyanus manzarası

DSC_0299

ucsb suyu çekilmiş göl
ucsb suyu çekilmiş göl
mcconnels dondurmacısı!!!
mcconnels dondurmacısı!!!
dondurmacı manifestosu
dondurmacı manifestosu

meksika usülü bir kahvaltı -ki kendisi tüm yolculuk boyunca, uçuş sırasında ettiklerimiz haricinde, tek esaslı kahvaltımızdı- için santa barbara’da okyanusun dibindeki sambo’s a gittik. kahvaltı ile ilgili fotoğraf ve detaylar için buradan lütfen. sonra da kumsalda biraz eğlendik:)

DSC_0307

'hayat maksimumda' pozu ve bize eşlik eden kuşlar :)
‘hayat maksimumda’ pozu ve bize eşlik eden kuşlar 🙂
may the force with you, jedi :)
may the force with you, jedi 🙂

santa barbara’dan sonra uzun oregon-portland yolculuğumuz başladı. tek şoförlü bir yolculuk olduğundan geceyi redding’de geçirip sabah erkenden tekrar yola çıktık. oregon sınırlarına girer girmez alışveriş-outlet merkezleri seçer oldu gözümüz. bir ross ziyaretinden sonra portland’a, asıl gidiş amacımız(!) olan konferans kaydımı yaptırmak için konferansın yapıldığı sentine hotel’e gittik. otelin bulunduğu yer ve otelin içi amerika’dan bir anda avrupa’ya ışınlanmışız gibi hissettiriyordu. binalar, yapılar, insanlar, mağazalar birdendire değişivermişti. daha sıcak ve yaşanası bir yer oluvermişti ülke 🙂 etrafta çokça tasarım ofisi ve mağazası, tuğla binalar ve yeşil alan vardı. ve ününü önceden duyduğumuz bookstore lar!!!! daha ne olsundu???

powell's ın köşseindeki taşıyıcı kolon
powell’s ın köşseindeki taşıyıcı kolon

kayıt yaptırıp keynote konuşmasını dinledikten sonra portland sokaklarını keşfe çıktık. sokak yemekleri (foodcart) hakkında da pek bir duyum almıştık. deneyelim dedik, geç bir saatti ve çoğu kapalıydı. açık olanlardan birinde karar kıldık. ortadooğu yemekleri yapıyormuş. knafah (künefe),falafel, baklava, mazah plate (meze tabağı), yaprak sarması, vs. vardı. türk olduğumuzu öğrenince türk kahvesi de olduğunu söyledi ve bize birer dilim baklava ikram etti. hediyenin kötüsü olmaz ama baklavayla hiç ilgisi yoktu yediğimiz şeyin. meze tabağımdaysa bana yabancı olan tek şey falafeldi, neyse ki o da iyiydi. yemekle ilgili detaylar için buradan.

i love powell's
i love powell’s

ertesi gün konferansta geçirdiğim sürenin ardından kendimizi alışverişe vurduk. o kısmı şurada anlatmıştım. ne kadar vakit ayırsak bana az gelecekti ama 1 saat gerçekten de powell’s bookstore için çok azdı. ben bir günümü hiç sıkılmadan geçirebilirdim orada. blue room, green room, pearl room, vs. diye bir sürü oda (!) dan oluşan kitapçıda kitaba dair akla gelebilecek herşey ve değişik kırtasiye eşyaları ve defterler vardı. oda dediklerine bakmayın; oda dediklerinin her biri buralardaki 3+1 ev büyüklüğünde falandır; belki daha fazla. üniversitenin kütüphanesinde bulamadığım kitapları özellikle de tasarımla ilgili önemli kitapları burada roman satılır gibi yerleştirilmiş görünce pek bir heyecanlandım. ayrıca ikinci el kitap alım-satımı da yapmaktalar. kapanış saatinden 1 saat önce girmiş olduğumuza üzülüp ‘amerikalı bir yazarın kitabını alma’ görevimi tamamlamak için acele etmeye çalışıyordum. paul auster kitabımı alırken soyadı sıralaması ile auster’ın yanında bulunan jane austen kitaplarına kayıtsız kalamadım. mr. husband’ın deyimiyle bir tuğla da ondan almış oldum. geçen yıl dublin’den james joyce ve oscar wilde’ın tüm eserleri kitaplarını aldığımda valize yerleştirirken demişti “bu tuğlalar nasıl yerleşecek” diye. hakikaten de yolculukta taşıdığın ağırlık bu kadar önemliyken kitaplar tuğla gibi ağır çekiyor.

ben doyamayınca ertesi sabah bir saat daha uğradık powell’s a ama tabi ki yetmedi. bir alışveriş merkezinde de barnes&nobles görüp daldım. bizdeki en büyük d&r gibi birşeydi ama oranın dergi reyonu beni benden aldı. inanılmaz çeşitlilikte ve kalabalıkta dergi vardı fakat bizdeki dergi fiyatlarına göre oldukça pahalıydı. o yüzden hatıra olarak türkiye’deki ile aynı kapak konusuna sahip bir national geographic ile yetinmek durumunda kaldım. ama aklım fena kaldı oralarda. bir de peter pauper ajandasından buldum. geçen yılkini remzi kitabevi’nden almıştım ve çok severek kullanmıştım. fiyat farkı çok değildi ama aynı kapak desenlerinin türkiye’ye geleceğinden emin olamadığım için oradan aldım ajandamı.

1 (46)
“industrial design” rafı!

1 (47) 1 (28) 20140913_095918 20140913_100029 20140913_113626

jane austen tuğla kitabı ve paul auster- powell's kitap ayraçlarıyla beraber
jane austen tuğla kitabı ve paul auster- powell’s kitap ayraçlarıyla beraber
ajandam, defterlerim ve minik retro pens
ajandam, defterlerim ve minik retro pens

portland’daki son günümüz cumartesiydi ve çok geç olmadan yola çıkacaktık. bu yüzden nehir kenarında kurulan saturday market’e gittik. bizdeki sosyete pazarının gerçekten sosyete olduğu bir durum düşünün; öyle birşey. ya da ortaköy tezgahlarının bir tık yukarısı mesela. gerçekten kaliteli ve güzel tasarımların yanında pek kayda değer olmayan şeyler de vardı. ama fiyatlar uçuk. hiçbirşey almadık da; keyifli bir geziydi. yine gece konaklamak için medford’da durduk ve sabah erkenden san fransisco yollarına düştük.

20140913_114641
gidemediğimiz chinatown 😦
20140913_120143
saturday market
1 (57)
saturday market
1 (61)
orada da köprüden aşağı çöpler atılıyor ve kirlilik var 😦

20140913_114103 1 (59) 1 (65)

san fransisco gerçekten amerika ile ilgili kurulan hayallere cevap verebilecek bir şehir ve biz yine çok az zaman ayırmıştık: hepi topu 1,5 gün. 😦 pier39’da böğüren deniz aslanlarını izleyip çimenlere yayılan insanların huzuruna imrendik. sert rüzgarda ve deli dalgalarda yapılan yelken yarışı beni aşka getirdi. ghirardelli çikolatala fabrikası endorfin patlaması yarattı. san fransisco’nun müthiş yokuşları dizlerimizi zonklattı ama o manzarayı izlemeye değdi doğrusu. lombard street’in kıvrımlı yapısının tabelaya konu oluşu gülümsetti. ve tabi ki golden gate!! keşke boğaz köprüsünde yürümek de serbest olsa dedirtti. peki orada kimse intihar etmiyor muymuş? öyle olsa köprüde ‘hala umut var. telefonun öbür ucunda psikologlarımız sizinle konuşmak için bekliyor’ yazan telefonlar olmazdı. belki de müthiş günbatımı intihar etmek için gitmiş birçok insanı vazgeçirmiştir kimbilir?

20140914_154128
güneşlenen deniz aslanları

1 (107)

1 (79) 1 (86)

1 (96) 1 (94) 1 (83) wpid-dsc_0143.jpg

alper, rehberimiz olarak kısa zamanda bize bir sürü nokta gösterdi. ertesi gün işe gideceği için aquarium of the bay, painted ladies ve haight street için bize rota çizdi. fakat biz hediyelik eşyacılarda öyle çok vakit geçirdik ki aquarium of the bay’den sonra pier39’dan çıkamadık. painted ladies full house dizisinin jeneriğinde gördüğümüz yanyana dizili evlerin olduğu yer. haight street ise gündüz görülmesi gereken, sıradışı ve kendine has tarzı olan insanların olduğu, değişik konseptteki mağazaların bulunduğu bir cadde. biz gece gittik ve kavga eden, kafası binbeşyüz olmuş evsizler ve onlara müdahale eden polisler gördük. fakat gündüz güzel olduğu çok belliydi; gidemesek de…

bu arada alper dünya mutfağının hepsinin en iyilerinin mutlaka san fransisco’da bulunduğunu söyledi ki yediğimiz fas ve hint yemekleri gerçekten muhteşemdi. özellikle hint yemekleri- tikka masala ve naan (ekmek)- beni kendimden geçirdi. bizim yemeklerimize oldukça benziyor. big bang theory’de çok geçtiğinden merakımızı cezbeden cheesecake factory ise hiç beklediğimiz gibi değildi. factory diye boşuna dememişler. arı gibi çalışan zilyon tane garson, oturacak yer bırakmayan zibilyon tane insan ve yine çok yapay bir ortam… cheesecake ler güzel ama beklentiyi yükseltmemekte fayda var.

1 (153) 1 (157) 1 (158) 1 (159) 1 (161) 1 (165) 1 (168)

aquarium of the bay ise hayalkırıklıklarım dağının tepesine mum dikti resmen. bu kadar küçük, bu kadar acımasız ve vahşice yapılmış başka bir tesis görmedim. bizdeki turkuazoo ve florya akvaryum ile neden bu kadar övünüldüğünü anladım. yine çalışanların şovmen olduğu, içeride bağış adı altında para toplamak için yapılmış saçma oyunsu düzenekler, ve yine günah çıkarma amaçlı hazırlanmış sualtı araştırmalarının anlatıldığı yazı ve afişler. bir balık sürüsünü daracık bir silindire hapsedip ters akıntı vererek yüzdürüp oldukları yerde saymaları sağlanmış!!!

akvaryum o kadar küçük ki balıklar kocaman olmuş ve çoğunlukla yüzmüyorlar. en büyük alan susamurlarına verilmişti ama o bile onlar için çok küçüktü. oradan da hem işletmeye hem de kendime sinirlenerek çıktım ve bir daha böyle yerlere gitmemeye karar verdim.

portland'ın her yerinde kitap vurgusu var :)
portland’ın her yerinde kitap vurgusu var 🙂
küçük bir benzinlik marketinde gördüğümüz türk markası :)
küçük bir benzinlik marketinde gördüğümüz türk markası 🙂

böylece seyahti bitirdik ve çoğunu yolda geçirdiğimiz, yorucu ama eğlenceli, “introduction to america” “being tourist in america 101” niteliğindeki geziyi sonraki gidişlerimize bir ön hazırlık olarak değerlendirdik!!!!!! 🙂

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s