söz uçtu, yazı kalsın…

Yokuştan aşağı koşar adım iniyordum ki bir an durdum. Omuzlarımı yokladım, yoktu. O dik yokuşu çıkarken ağzımdan çıkan küfürlerin hedef noktası kendimdim. Çünkü hak ediyordum. Yapacağım tek şey kafamı toparlayıp şu lanet olası unutkanlığımdan kurtulmaktı. Zaten bu kadar dağınıkken kanatlarımı unutmasam ne olur ki!!!

Başkaları açamasın diye kale kapısıymış gibi kilitlediğim kapı bana zorluk çıkarıp tanımadıklarına torpil geçiyor ya, bir küfür de ona salladım. Kapının yanında çıkarken unutulmasın diye tüm heybetiyle duran kanatlarımı alıp çıktım. Bu defa sadece birini kilitledim ve koşa koşa yokuş aşağı yuvarlandım, bir yandan da kanatları omzuma geçirmeye çalışıyordum.

Sonra havalandım ama biraz sendeliyordum. Bir aşağı bir yukarı, yordu bayağı. Aşağıda yürüyen insancıklar ne kadar rahatlardı hiç bilmeden. Çok yorulduklarını zannediyorlardı ama yorulan ayaklarıydı, kollarıydı benimse beynim uğulduyordu artık yorulmaktan, ayrıca o yoruldukça kollarım, bacaklarım, tüm bedenim yoruluyordu. Aşağıdakiler bize bakıp hızlı ve rahat gittiğimiz için kıskanıyor, arkamızda atıp tutuyor, bizden nefret ediyorlardı. Oysa bazen onlara o kadar özeniyorum ki…

Aklımı oradan alıp karşıya odaklanmaya çalıştım, sonunda rotamı bulmuştum. Artık sıkılmaya başlamıştım bunu yapmaktan. “Yeteeeeeerrr” diye çığlık atmak geçiyordu içimden ama susuyordum. Ne isteyebilirdim ki başka? Zaten bunun için değil miydi bugüne kadar tüm çabalarım? Bu olmasa ne yapacaktım? Herkes benim yerimde olmak istemiyor muydu? Hep başkaları… onların istediklerini olmak, istemediklerini olmamak, söyleyeceklerini engellemek, söylemeyeceklerini söyletmek… tek derdim bu değil mi? Bu yüzden kontrol manyağı bir zavallıya dönüştüğümü iş işten geçtikten sonra fark etmek? Evet işte asıl derdim bu…

“Buraya kadar!” deyip attım kanatlarımı onca yükseklikten. Hızlı bir düşüşle yere, yüzümü paramparça ettim. Kafamı kaldırmaya utandım bir an. Beni utandıran da o kontrol güdüsü değil miydi? Vazgeçtim ve kalktım ayağa. Topallayarak da olsa karıştım aralarına, onların fark edemediği huzuru çektim içime ve bacaklarım yorulana kadar yürüdüm. Böyle yavaş gidince havanın kokusu ne güzelmiş meğer, tatlı ve serin. Uçarken yüzümü kesip geçen rüzgar gibi değil… Yavaş, baskısız, kontrolsüz… sıradan ama huzurlu. Yukarıda buna risk diyorlar. Huzur için risk almaya değer sanırım?

Omzunuza takılan kanatlar belki de ağırlığından taşıyamadığımız “eğitim” çantalarınızdır, belki de kaybedilmesi dünyanın sonu sanılan bilgileri taşıyan bilgisayarınızdır ya da deste deste paraların olduğu kilitli bir çanta. Fark etmez, hiçbiri sizi uçuran şey değildir; hepsi sırtınızdaki yüktür. Kendinizi rahat bırakmadan uçamazsınız. Uçmak demek denge demektir. İçinizdeki sürekli savaş dengenizi bozuyorsa yürümeyi bile beceremezsiniz.

Yükümü attım, ayaklarım yere basıyor sanıyorken –ki basıyordu- havada yürüdüğümü fark ettim. İşte uçmak buydu. Yerde yürürken uçtuğunu hissetmek, etrafındakiler bunu bilmese bile, yürüdüğünü düşünseler bile uçabilmek…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s