Mustafa…

Benim canım memleketim, canım insanlarım. Belgesele ve gerçeklere ne kadar aç bir toplumuz ve onlarla yüzleşme konusunda ne kadar korkak…

Filmleri izlemeden eleştiri okumak gibi bir alışkanlığım yoktur, izleyene de “Nasıl?” diye sormam. İzledikten sonra tartışmayaysa bayılırım. Ama Mustafa’ya eleştirileri duymadan gitmek imkansızdı. İnsanların yaralarına nasıl dokunmuşsa artık, saldırır gibi tüm iletişim sistemlerine içlerini dökmüşler. Nereyi açsam, neye baksam “Musatafa’ya Eleştirilerden Bir Demet!”

Gittim, izledim ve eleştirilerin ezici(!) çoğunluğunun ezici(!) yalanlar olduğunu gördüm. Magazin programlarında ünlülerin “sözlerimi cımbızlamışlar!” sözü var ya, tam da bu eleştirilere söylenecek bir söz.

Can Dündar’ın ellerine, fikirlerine, emeklerine sağlık; görmek istediğim Mustafa’yı gördüm ben filmde. Tarih kitaplarını ekranda görmek değildi istediğim. Mustafa’nın, Mustafa Kemal’in, Mustafa Kemal Atatürk’ün doğaüstü bir varlık olmadığını, insani yönlerinin, zaaflarının ve korkularının olduğunu görmek istedim. Çünkü o gerçekti, olamayacak bir hayal, bir çizgi film kahramanı değildi. Onu anlamamızı istiyordu hem de her yönüyle; bu film de bunun için bir araçtı.

Mustafa gibilerin bu evrene, insanlığa bir defa gelmiş, bir daha gelemeyecek bir hediye olmadığını, bizim gibi düşünüp bizim gibi hissedebileceğini anlatmış, bunlardan ders çıkarmamızı bekleyen filmin çekimleri de etkileyiciydi bence. Görsel anlamda çok tatmin ediciydi. Belgesel durgunluğunun aksine “dinamik” bir filmdi.

Eleştirilere konu olan, gündem yaratan noktaları ise o kadar derinlerde buldum ki, eleştirenleri de takdir ettim o kadar derine nasıl indiler diye; gerçi boğulmalarından anlamalıydım.(!) Filmi izlemeden onları duymasaydım eminim çoğunu fark etmezdim bile. Bu yüzden teşekkür etmeliyim aslında onlara; güzel ayrıntıları yakaladım sayelerinde.

Mustafa da öğrenciyken parasız kalmış, yalnızlıktan korkmuş ve de kendini yalnızlığa mahkum hissetmiş, en sıkıntılı zamanlarında gönlünde bir yerlerde teselli aramış, arada kalmış, ihanete uğramış, özlem duymuş, ailesine karşı gelmiş, bazı insanlara yukarıdan bakmış,… Kendimden öyle çok şey buldum ki onda; daha da yakın hissettim, daha bir sevdim Mustafa’yı.

Salondaki insanlarsa ayrıca komikti. İlk bölümde herkes put gibi oturmuş, ciddiyetle izliyordu. Muhtemelen eleştirileri ezberlemiş, nerede bulacaklar diye nişan almış, keskin gözlerle arıyorlardı. Salonda çıt yok… İkinci bölümde “gönül işleri” söz konusu olunca manalı gülüşmeler, yorumlar, yayılmalar… Herkese bir rahatlık geldi. Sanki ilk bölümde konuşan olsa disipline verecektik de ikinci bölüm zaten lay lay lom(!) du. Bence asıl eleştirilecekler seyirciler ve eleştirenler.

Müziğiyle, tekniğiyle, senaryosuyla, “konu”suyla çok güzel ve tam bir belgesel film izlediğim için Can Dündar’a ve birlikte çalıştığı insanlara teşekkür ederek çıktım salondan, “keşke koskoca salonda tek başıma daha keyifli izleseydim” diyerek…

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s