âşık bir adam – kavgam II… — bana bir kitap öner

kitabı okurken sayfa numaraları ile not alıyorum ve cümlelere pek dikkat etmeden, hızlıca, ‘nasılsa yazarken düzeltirim’ düşüncesiyle yazıyorum telefona. bu sefer hiç düzeltmeden ve kitapla ilgili düşüncelerimden önce o notları olduğu gibi yazıyorum buraya. s.38 bu kitapta daha iyi tespitler var. belki yetişkin gözüyle anlattığı içindir. diğer kitapta ergenlikten bahsettiği için böyle tespitler olmaması yerindedir belki. […]

âşık bir adam – kavgam II… — bana bir kitap öner üzerinden

Advertisements

first name: free; last name: dom! — banabimuzikoner

https://open.spotify.com/embed/track/6RB9YvNyP0RZfCUcMtZELH

‘despicable me’ ile çıkan ‘happy’nin her yerde insanın kanını kaynattığı sıralar, pharell williams’ı lisedeyken dinlediğimi söylediğimde ‘ahaha olamaz öyle birşey; bu böyle 20’li yaşlarında bir tip’ demişti birisi. pek de haksız değilmiş; baktık ki pharell williams yaşlanmayan bir adam. ben de fotoğrafını görünce şüpheye düşmedim değil. ama yine de kulağıma gözümden daha çok güvenirim 🙂 […]

first name: free; last name: dom! — banabimuzikoner üzerinden

karaköy’den sarıyer’e; sahil hattında bir cumartesi…

uzun vadeli programların insanı değilim pek. anlık tepkilerle yaptığım programlardan hep keyif almışımdır fakat çok önceden belirlenen buluşmalar, planlar bende stres yaratır. gittikten sonra ‘iyi ki gelmişim’ derim ama gidene kadar gitmemek için elli bin tür bahane ararım. o yüzden bu cumartesim cuma günkü spontane gelişen program sayesinde çok keyifli geçti.

DSC_0020_10

sezen’in bu yazısını okurken borusan contemporary (perili köşk)’e gitmek iyi bir fikir olabilir diyerek  telefona sarıldım. bu bahane ile bir senedir bekleyen sarıyer’e nostaljik çağrışım gezimizi de gerçekleştirebilecektik ezgi ile. internet üzerinden ön araştırma konusunda ne kadar çağ dışı kaldığımı yeniköy kahvesi’nin özlediğimiz terasında da konuştuk zaten; ne sergi varmış, nasıl gidilirmiş hiç bakmadım bile. neyse ki ezgi bu konuda epey iyi. iki serginin açılışı sebebiyle borusan’ın 16 ve 17 eylül tarihlerinde karaköy’den perili köşk’e ücretsiz tekne ile ulaşım sağladığını öğrendi de güzel bir boğaz turu ile gittik rumeli hisarı’na. hatta bu şekilde giden sergi ziyaretçilerine giriş de ücretsizdi. ‘planlasak bu kadar denk gelmez’ denilecek türden bir zamanlama; o yüzden spontane programlar hep mutlu ediyor!

DSC_0021

sergiler konu bakımından tam benlikti. küratörlüğünü dr. necmi sönmez’in yaptığı “ağaç, gölge, deniz, ay” sergisi ile sanatçı diana thater’in “kaçak dünya” isimli sergisi doğal yaşam, canlılık ve kaçak avcılık sebebiyle türleri tehlike altında olan hayvanlara vurgu yapan çalışmalar içeriyor. içlerinde etkilendiğim işler oldu tabi ki ama sanatçıların yüklediği her anlam, benim algımda yerini bulamıyor sanırım.

dsc_0064.jpg

dsc_0069_5.jpg

diana thater’in eserlerini anlattığı ve soruları yanıtladığı turuna da katıldık. sanatçıdan işlerinin özelliklerini dinlemek olumlu olsa da tüm açıklamalarına yeterince ikna olamadık. ortalama bir sanat izleyicisi olmak ve bu işi tam anlamıyla kavrayamama hissi bende rahatsızlık değil de olması gereken bir duyguymuş gibi bir his yaratıyor. bu kadar kişisel yorumların herkes tarafından aynı şekilde algılanması gerekmiyor sanırım ‘doğası gereği’?

DSC_0024_10

DSC_0056_7

diğer yandan neredeyse tüm ofisleri muhteşem bir manzara gören, hafta içi ofis, hafta sonu müze olan borusan ofisleri ve terası sergi olmasa da gidip görülebilir cinsten. terasa, hatta kulenin olduğu kata çıkıp manzaranın keyfini çıkarmak mümkün. hatta bu manzaraya bakan bir cafe de var ama bizim gönlümüz yeniköy kahvesi’ni bu mekan ile aldatmaya razı gelmedi 🙂

dsc_0072.jpg

kapısında ” bayan ‘kadın’ ” yazan tuvaletin aynasından: #sevgidildebaşlar

DSC_0054

dsc_0039_8.jpg

sergileri gezmek yorgun ve uykusuz bir haftanın sonunda katmerli yorgunluk yaratsa da, karaköy’e geri dönen teknenin boğaz turu vaadi çok cezbedici de olsa; yeniköy-sarıyer arası, yurtta kaldığımız günleri yad etme yürüyüşünden vazgeçiremedi bizi. önce yeniköy kahvesi’nde hem midemizi hem de enerji-motivasyon ünitemizi doldurup sahilden yürümeye başladık. ‘orada şunu görmüştük’, ‘burada fotoğrafımız vardı’, ‘şuradan dergi alırdık’, ‘odada senin gazeteni senden önce okuyor diye gıcık olduğun bir kız vardı’ lar dökülünce ortaya 9 kilometrelik yürüyüş gerçek anlamda anıları canlandırdığımız, son 10 yılı değerlendirdiğimiz bir nostalji turu oldu.

DSC_0043

özlediğim sarıyer kalmamış ortada zaten. sahil tarafında yürüyüş yolu genişletilmiş ama bu daha fazla balıkçının daha da sorumsuz şekilde olta atmasına ve seyyar çaycıların plastik taburelerle her yeri işgal etmesine yaramış sadece. diğer tarafta da inanılmaz yapay bir dünya, ‘lüks görünen ne varsa üst üste yapıştıralım’ havasında restoranlar.. gün batımından ve boğazın mavisi, yeşilinden başka sığınacak birşey kalmamış bu sahil hattında. bir de işte anılarımız.

DSC_0059_7

son on senede bir sürü şey değişmiş ama aslında hiçbir şey tam anlamıyla değişmemiş. on yıl önce ‘kendini on yıl sonra nerede görüyorsun?’ sorusuna verdiğim bir cevap vardıysa o cevabın içinde yaşamadığım kesin. bir plaza insanı olmamışım mesela, çok paralar kazanmıyorum, evim-arabam yok, çok çalışmanın ‘çok başarı’ anlamına geldiğine inanmıyorum artık.

ama değer verdiğim şeylerde pek bir değişiklik yok. çevremdeki insanlar artmış, azalmış, değişmiş, bazıları sabit kalmış ama arkadaşlıkta, ilişkilerde aradıklarım değişmemiş. denizi, ağacı, gökyüzünü görünce bu olumsuz çağrışımlara sebep olan insanlıktan bir an olsun kopabiliyorum hala. her hafta sonu neyden olduğunu bilmeden birşeylerden kaçarcasına koştuğum o sahil yolu, o sıralar kafamda döndürüp durduğum soruları hatırlattı bana. hala gelecek kaygısı, hala kalbini sorgulama, hala kendini sorgulama turlarında kafam. yani aslında olaylar olup duruyor da içeride pek bir değişiklik olmuyor gibi.

on sene.. söylerken kolay ama düşününce hayatın önemli bir kısmı; hele de 20’li yaşları içine alıyorsa epey önemli. o yaşları nasıl değerlendirdiğini veya nelere feda ettiğini düşünmek için de yürümek; hem de on yıl önce aynı yolda beraber yürüdüğün biriyle; çok anlamlı. neredeyse aynı kaygılarla ve aynı tavırlarla. sadece biraz daha ‘büyümüş’ olarak.

sap yiyens :)

sapiens’i okumam için dört bir yanımdan gelen işaretlerden bahsetmiştim: tık.

neyse okudum bitti. ama o yazdıklarımdan sonra kitap bir anda değişti. yani evrim, sapiens, primat, vs. çağ kapanır gibi kapandı; bir anda siyaset, ekonomi ve toplum tarihi kitabına dönüştü! kötü bir kitaba mı dönüştü? hayır. bir sürü tarihi, teknik, siyasi ve sosyolojik bilgi edindim ve bakış açımda değişiklik yaratacak bir perspektif edinmiş oldum.

img_1121.jpg

ama kitapla ilgili genel görüşüm: samimiyetsiz olması.

popüler kitapları okumaktan kaçınmamın sebebinin önyargı değil; yargı olduğuna karar verdim. yani kitapların popüler olabilmesi için yapılan müdahalelerin yapmacık etkisi çok belli oluyor gerçekten. öyledir, değildir bilemem ama yazarın bir tarihçi olarak tarih kitabı yazması pek olağanüstü durmadığı için spekülatif bir konu ile birleştirerek kitaba hareket getirmek istenmiş gibi. bu haliyle kulağa o kadar da kötü gelmiyor ama sanki kitap iki bölümden oluşuyor da her biri başkası tarafından yazılmış gibi; bağlantı konusunda epey zayıf kalmış. evrimsel bakış açısı, sapiensin özellikleri toplumsal yapıyı değerlendirmesine daha iyi yedirilseymiş çok daha ilginç ve başarılı olabilirmiş.

bir diğer samimiyetsiz yanı da yazarın nerede durduğunu tam olarak ifade edememesi. bir tarihçinin tarafsız olmasını beklemiyorum tabi ki ama seçtiği tarafta tutarlı olmasını önemli buluyorum. din konusunda tarafsız gibi görünmesine rağmen eleştirdiği inançlara benzer bir duruşla belli din ve inanışları ‘kayırdığını’ düşünüyorum.

özellikle savaş-barış konusundaki perspektifi çok naif ve dar görünüyor. bilimin de bir din haline getirilmesi -ki eleştirdiği noktalardan biri de bu- çılgınlığına kendini kaptırmış ve bir takım teknik ve sayısal verilerle oldukça kısır değerlendirmeler ve sosyolojik genellemeler yapıyor.

tam kafamda sorular beliriyor yazarın duruşuyla ilgili; bir bakıyorum bu kaygıların oluşacağını tahmin eden yazar bu sorulara cevap vermiş. fakat bu cevapları verirken birkaç sayfa öncekinden bambaşka bir duruş sergiliyor ve oldukça yuvarlak, tatmin edici olmayan açıklamalar yapıyor. benim için güven uyandırmayan bir tarz bu.

tüm bu saydığım olumsuz yönlerinin yanında oldukça akıcı ve sade bir dille çok geniş bir yelpazede önemli bilgiler verdiğini de yeniden vurgulamalıyım. daha önceki yazıda da dediğim gibi kendi kendime sorduğum sorulara derli toplu cevaplar buldum; -özellikle ilk bölümde- önemli tespitleri var. zaten beklentimi yükselten de bu oldu. yani bunların siyasi ve toplumsal bağlantılarını daha güçlü bulmayı ummuşum. yerden yere vuruyor görünmeyeyeim 😀 sonuçta ikinci kitabını merak ettirdi ve açıkçası homo deus’un nasıl olabileceği ile ilgili hiçbir fikrim yok sapiens’in beni şaşırtmasının ardından.! ki bu benim açımdan olumlu bir durum; daha az ‘yargılı’ ve ‘önyargılı’ yaklaşabileceğim sanırım. 🙂

çeviri ile ilgili de merak ettiğim bir nokta var. kitapta türkiye’den, türk kültüründen çok fazla örnek var. bunlar kitabın orijinalinde de böyle mi yoksa çevirmenin müdahalesi mi; bununla ilgili bir not düşülebilirmiş kitaba. üşenmeyip orijinaline bakmak lazım öğrenmek için.

harari ile en hemfikir olduğumuz konu ise sapiens psikopat bir türdür* 😀 😀 sapiens kelimesi söyleniş açısından bana hep sap yiyip saman s.çmak deyimini hatırlatır. anlam açısından da çok uzak değilmiş işte! bu da buraya düştüğüm yüksek akademik ve bilimsel notum olsun! 😀

*yazar tabi ki kitabın hiçbir yerinde böyle bir ifadede bulunmuyor.

 

sapiens ve aşık bir adam…

 

okumadıklarımın okuduklarıma sayıca -katlayarak- üstün geldiği bir kitaplığım var. zaman zaman benim de dahil olduğum bir grup insan olarak bu kadar kitabı okuyamadığım halde neden aldığımı sorguluyoruz. sanırım bu noktada bir sonuca vardım. kendimi mutlu hissettiğim bir dünya bulmuşum ve o dünyada kendime bir barınak inşa ediyorum o kitaplığın içinde. o bir özgürlük alanı ve kitaplar çoğaldıkça bu alan da genişliyor. çünkü seçme özgürlüğüm artıyor, dünyalar çeşitleniyor. kafamın götürdüğü konuya dalma özgürlüğü tanıyor bana. artık ‘bunları okumaya zamanım yetecek mi?’ baskısından da etkilenmiyorum; okunmadıkları zamanlarda da önemli görevleri var onların.

mesela onlarla yeterli vakti geçirdiğimde alışık olduğumun dışında bir iletişim kurmaya başladığımıza inanıyorum. biz konuşmayı ağzımızla yaptığımız için ağzı olmayanın konuşmadığına inanıyoruz ya; aslında yeterince net ve doğrudan bir kafa ile yaklaştığımızda herşeyin bizimle konuşabildiğine ikna oldum. bu sözlerin akıl hastanesine bilet sayılabileceğinin, daha iyi ihtimalle alay konusu olma sebebi olabileceğinin farkında olacak kadar aklım başımda. aynı cümle içinde üç kere arka arkaya “olmak” fiilini kullanıp düzeltmeyecek kadar da aklım başımda 😀

sanırım artık ne okuyacağıma ben karar vermiyorum da onlar ‘şimdi zamanım geldi, beni oku’ diyorlar. bir gün birisi bana ‘bir kitap okuyorum aklıma hep sen geliyorsun’ diyor; bir bakıyorum almışım çoktan ama okumamışım henüz. sonra bir başkası heyecanla arayıp ‘tam senlik bir kitap var’ diyor. sonra bir başkası daha… bu kadar ısrardan sıkılıp okumuyorum, bir de kitap popüler olmuş, herkesin elinde görmeye başlıyorum. ‘beklentiler bu kadar yüksekken bu kitabı hakkıyla okuyamacağım’ deyip bir kenarda bırakıyorum. sonra kitabın devamı çıkıyor; alıyorum. biliyorum ki öncekiyle beraber okuyacağım ama hala zamanı var. sonra iki ‘can’dan farklı zamanlarda hediye olarak geliyor bu kitap. sürekli bana bu kitaplardan bahseden birileri var etrafımda.

öyle ki, yeni tanıştığım birisi bile ‘dün bir kitap okuyordum aklıma sen geldin’ deyince dedim ki bunca ısrar galiba bu insanlardan gelmiyor. kitap dile gelmeye çalışıyor; daha da ne yapsın yani? bir uçak yolculuğunda kitabın beşte biri yuvarlanınca -hızlı bir okuyucu değilimdir- ‘evet’ dedim; ‘bu kitap benlikmiş’. kitaplar: sapiens ve homo deus. kitapla ilgisi olan her yerde bıkkınlık verecek seviyede gözümüzün önünde olan o kitaplar, evet.

IMG_20170725_141529_058

 

henüz sapiens’in ortasındayım, dolayısıyla kitabı değerlendirebilecek durumda değilim. liseden beri merakımı fena dürten evrim ile ilgili olduğu için çevremdekilerin bana tavsiye ettiğini biliyorum ama beni etkilemesinin sebebi konusu değil; hatta sanırım en az ondan etkilendim. çünkü onlara ilginç gelen şeylerin çoğunu başka kaynaklardan öğrenmişim bir şekilde. güzel yanı bu kitabı bir tarihçinin yazmış olması ve günümüz toplumsal durumlarıyla ilişkilendiriyor olması. benim için en etkileyici yanı da kelimelerle ifade edemediğim düşüncelerimin derli toplu cümlelere dönüştürülmüş olması ya da birkaç gün önce kurduğum bir cümleyi kelimesi kelimesine kitapta okumam. hislere tercüman olmanın tam karşılığı resmen. kitabı daha önce okumuş olsam belki de bu durumlarla karşılaşamayacaktım.

‘amaan öylesine tesadüf işte’ deyip geçemememin sebebi benzer durumları özellikle son zamanlarda farklı kitap, film ve hatta dergilerle yaşamam. belli ki bir farkındalık gelişiyor içimde bir yerlerde ya da daha mistik bir havası olsun dersek işte: beni seçiyorlar!

DSC_0039--

 

ilk kitabını geçen sene okuduğum knausgaard biraz popülerliğinin yükselttiği beklentiye biraz da benim iskandinav yazar cahilliğime kurban gitmiş; ikinci kitabını neredeyse 1 yıl bekletmeme sebep olmuştu. şu an onun da ortalarındayım; dolayısıyla onu da değerlendiremeyeceğim bu yazıda ama gerçekten çok beğendim ve kitabın içinde yaşar gibi hissediyorum zaman zaman. nedeni aynı: nasıl ifade etsem dediğim hislerimi kelimelere döküp yüzüme ayna tutar gibi karşıma koyuyor yazar. bir erkeğin gözünden ilişkiyi ve aşkı görmek ve onun hislerinde kendimden birşeyler bulmak ilginç bir deneyim. çok sade ve dümdüz ifadelerle bunu çok başarılı şekilde yaptığı için de şaşırtıcı aynı zamanda. ‘bunu ifade etmek bu kadar kolay mıydı gerçekten?’ diye şaşırıp kaldım çoğu kez. hikayede ve detaylarda değil de yazarın iç dünyasını nasıl dışavurduğunda gezinince bu kitabın dünyasına karışabildim kolayca. bazen içimden bir knausgaard çıkaracağım ve etrafımdaki en önemsiz görünen detaydan bile bir dünya tasviri yapacağım gibi hissediyorum 😀 ve bunun kolay görünürken nasıl da zor birşey olduğu ile yeniden yüzleşip kendisine saygı duyuyorum 🙂

kitap başlıklarının -ve bu yazının- oluşturduğu tezat ile benim ikisini de hislerimin tercümanı olarak buraya yazmam peki? mistik bir tesadüf değil mi yani? 😀

kitaplar konusunda kendimi bir tür rölantiye aldım. biraz onları dinleyerek ne okuyacağıma, ne zaman okuyacağıma ve ne sürede okuyacağıma karar vereceğim artık. zamanı kaçırmak değil çünkü mesele; onlardan alabileceklerimi kaçırmak. ve bu sadece kitaplarla ilgili değil sanırım; hayatın tüm alanlarında buna ihtiyaç var..

 

bugün özel bir gün, tıpkı yılın diğer 364 günü gibi…

ben doğumgünü severim; söylemiştim di mi? söylemiştim evet. 🙂 bana her gün doğumgünü o yüzden. isteyen istediği zaman kutlayabilir 😛 en yakın arkadaşlarımın doğumgünümü karıştırma rahatlığı da buradan gelir hatta.!!

aslan burcu bir ukala olarak şunu söyleyeyim bir kere: ağustos güzeldir, özeldir; ağustosta doğan da hem güzeldir hem özeldir, her günü özeldir(!) her doğumgünümde kendime ilk hediyem şımarıklık yapmak hakkı tanımaktır; belli oluyor sanırım 😀

bu sabah minnet dolu uyandım, herşeye teşekkür edesim var. yılın geri kalan 364 günü kadar özel bu güne uygun oldu diye düşünüyorum: bugün benim şükran günüm. 2017 yıl önce doğmuş bir insan evladının doğum tarihini değil de kendi doğum tarihimi kendime milat almış birisi olarak şükran günümü de kendim belirleyebilirim herhalde. evet canım, benim dünyam benim etrafımda dönüyor; doğal olarak! 😀

şimdi küstah modu kapatıp minnettar kanala geçiyorum !!

beni ben yapan herşeyin her bir yapı taşında imzası olan müthiş bir ailem var. öyle bir anne ki, onun kadar iyi bir anne olamayacağımı bildiğimdendir belki anneliğe heveslenmemem. öyle bir abla ki, onun sevgisine ve ilgisine yeterince karşılık verip veremediğimi sorgulayacağım ömrüm boyunca. öyle bir baba ki, bütün huylarını bana devrettiğinden olsa gerek; sessiz bir anlayış, kollama ve destek benim için. sizinle geçen ve geçecek olan tüm zamanlara şükran!

çekirdek olanın dışında, çocukluğumu sevgi dolu ve kahkahalarla geçirmemi sağlayan geniş ailem.. etrafımda çoğalan mutsuz insanları gördükçe kıymetinizi daha çok anlıyorum. hayatımın tüm ilklerinde, dönüm noktalarında ve desteğe ihtiyaç anlarında yanımda olduğunuz için şükran! o hassas kalbi her doğumgünümde zorlanan süper annanem (anneanne demeyeceğim, düzeltilmesin!), herkese sevgi dağıtmaktan yorulan kalbinin sağlığını ve hayat dolu sesinle, ayaküstü mani yazarak kutlamanı bekliyorum.

biyolojik bağımın olmadığı, ama kuvvetli gönül bağı kurduğumuz, bana “can” olan ailem! can kızkardeşler, “abi”ler, yeğenler, gelin(!)ler, kardeşler, ablalar, can dost tanımını her boyutta zorlayarak can aile olan güzel insanlar. mutluluksunuz, dayanaksınız, umutsunuz. varlığınız için şükran!

başta kalbimin üstünde uyuyarak beni bu dünyadaki tüm mutluluklara bağlayan minik aslancık; gördüğümde yüzüme gülümsemeyi yayan bütün hayvanlar ve onlara yaptıklarımızdan duyduğum vicdani sorumluluğu paylaşan, onlar için birşeyler yapmaya çalışan ve insanlığa olan umudumu kaybetmememi sağlayan iyi yürekli insanlar; şükran!

farkında olarak ya da olmayarak bana birşeyler soran, anlatan, öğreten, kazandıran, beni düşündüren, seven, düşünen insanlar; farkında olmadan kattıklarınız farkında olduklarınızdan çok daha fazla. şükran!

bir anda etrafımda dönen dünyamın yönünü değiştirebilen kitaplar ve onları yazanlar, basanlar, dağıtanlar; kulağımdan eksik kalırsa hasta olacakmışım gibi bağlandığım müzikler ve onları besteleyen, icra eden ve bana ulaştıranlar; hayatımdaki ve ruhumdaki boşlukları tamamladığını hissettiğim seyirlikler ve onları yazan, yöneten, canlandıran, oynayan ve meydana getirenler; kucak dolusu şükran!

herkesin gördüğü ağırbaşlı ve olgun görüntümün arkasına çok iyi gizlenmeyi bilen ve yaptığım tüm çılgın, cesur ve eğlenceli hareketlerimin sebebi olan içimdeki çocuk miray; ukala görüneme ve hatta olmama sebep olan, hiçbir şeyi gördüğü, duyduğu gibi kabul etmeyen ve sorgulayan ve beni hep yeni şeylere yönelten kafamdaki deli miray! size de şükran!

doğumgünü yazısını yayınlamadan takvim yaprağı dönecek diye korkuyorum; yoksa şükranlarımı sunacağım daha neler var. bu yazı bir bütün güne yayılarak yazıldı resmen. her paragraf farklı bir ruh halinde o yüzden. eksik kalanlar için “to be continued…” diyor, polyanna ruhumla tüm dünyaya şükran sunuyorum 😀

mutlu yaşlara..

 

de-mek-tir…

galiba blog yazmamın sebebi bu. 8 sene önce yazdığım birşeyin karşıma çıkması, neden ve hangi motivasyonla yazdığımı hatırlamamam, kendime ve kelimelerime şaşırmam (amma duygusal ve romantikmişim diye) ama yine de ‘ah nostalji’ deyip gülümsemem. sebepler yeterli; üstelik 8 sene önceden bugünkü ruh halimi yazmam da enteresan yeterince…

tırtak derinlerde

Artık beğendiğiniz filmler mutlu sonla bitmiyorsa -ki kime, neye göre mutlu olduğu tartışılır!- bütün film boyunca birleşeceğini düşündüğünüz başrol çift sonunda ayrılıyor ve bu sizi diğer alternatiften daha mutlu ediyorsa; siz fark etmeden, içinizde hiçbir yere gitmeyeceğine inandığınız bir şeyler eriyor demektir.

Son zamanlarda dinlemekten zevk aldığınız şarkılar gitmekten, vazgeçmekten, “hoşça kal” lardan ibaretse ve bunları özellikle seçmemiş de sözlerine dikkat etmediğiniz halde dinliyorsanız kalbiniz gitmeye ikna olmuş demektir.

Daha önce onun için yaptığınız şeyleri hayatınızın doğal akışıymış gibi kabul ettirmişken kendinize, şimdi onları nasıl yaptığınıza hayret ediyorsanız o da sizden gidiyor demektir.

Yüzünü hatırlamak için fotoğraflara; sesini, hareketlerini hatırlamak için kayıtlara ihtiyaç duyuyorsanız hafızanız süzgeci çalıştırmaya başlamış demektir.

İçinde yaşadığınız, gerçekten ayırt edemediğiniz ya da etmeye korktuğunuz, size huzur verdiğini düşündüğünüz hayaller komik ve şaşırtıcı geliyorsa uykulardan uyanıyorsunuz demektir.

Zevk aldığınızı düşündüğünüz hiçbir şey eski tadında değilse ve kendinizi hep ıssız bir yerlere atma ihtiyacındaysanız aşk tükeniyor demektir.

Bir…

View original post 26 more words

Create a free website or blog at WordPress.com.

Up ↑

40 Plus Sailing Team

Rüzgara olan açımızdır, 40plus

Marina Kedisi

Marinalardan Etkinlik Habercisi

Zerrin Ünalan

"Bir okuyucu, ölmeden önce binlerce hayat yaşar. Hiç okumayan insan sadece tek hayat yaşar."

Cengiz Baykurt

Öykü, şiir ve bir takım yazılar...

BinbirÇeşitElif

Kuş koysunlar yollarıma..

Fulla*

Ölüyoruz yaşamak için.

tırtak derinlerde

olduğundan fazla, olacağından az...

minimative - Doyurucu İçerik Sitesi

Bilim - teknoloji, kültür - sanat ve yaşam kategorilerinde doyurucu, ilginç ve kaliteli içerikler

bluesyemre

Verba volant scripta manent...Söz uçar yazı kalır...Information matters...Bilgi önemlidir...

Politik•a•politik

olduğundan fazla, olacağından az...

gumuslukkahvesi

Gümüşlük dedikoduları...

Turist Değil Gezgin

olduğundan fazla, olacağından az...

MİSKİN MİRKET

olduğundan fazla, olacağından az...